“Eczacı aranıyor, Mingwu Antik Kenti’ndeki rüzgar ceketi kırkayak otu zehrini gidermekten sorumlu olacak… Hayır, bu iş olmaz, farmakoloji hakkında hiçbir şey bilmiyorum.”
“Yol bulucu aranıyor, rota planlamasından sorumlu olacak, tercihen vahşi iblisleri uzaklaştırabilecek yetenekte, eski izciler önceliklidir.” Mo Fan çenesini sıvazlayarak bu ilanı düşündü; görünüşe göre kendisi iflah olmaz bir yön duygusu yoksunuydu, bu işi de yapamazdı.
“Su elementi büyücüsü, en az iki elementte İleri Düzey, ilgilenenlerle yüz yüze görüşülecektir, bir miktar ön ödeme yapılabilir.”
“Hadi ama, buraya kadar binbir zorlukla geldim, şöyle havalı bir giriş yapıp dikkatleri üzerime çekeyim dedim, neden bana bir fırsat bile verilmiyor?”
Mo Fan’ın başı ağrımaya başlamıştı. İnsanların çoğu özel yeteneklere sahip kişiler arıyordu; kendisi gibi saf bir dövüşçü ise pek rağbet görmüyor gibiydi.
Düşününce haklıydı da; bu kale şehrine gelenlerin çoğu zaten savaş büyücüsüydü. Bir ekipte yeterince dövüşçü yoksa, keşif yapmaya çıkmaları imkansızdı.
İlanları tek tek okuyan Mo Fan, kendisi gibi nam salmış Süper Düzey bir güç merkezinin bile iş bulma konusunda bu kadar zorlanmasının ne kadar gülünç olduğunu fark etti.
Mo Fan:
– Boş ver, başkalarını arayacağıma, bırakalım onlar beni arasın, dedi.
…
Meydan çok kalabalıktı. Çoğu kişi küçük gruplar halinde toplanmıştı; bazıları muhafızlar gibi düzenli bir sırada dururken, bazıları gevşek bir şekilde sohbet ediyordu ancak hepsi meydandaki kayan mesaj panosuna dikkat kesilmişti.
İyi işler, çoğu avcı ve paralı asker tarafından kapılmak isteniyordu; mesele kimin daha çevik olduğuyla ilgiliydi. Zira pek çok işveren, bir ödül ilanı yayınladıktan sonra infaz grubunu seçme konusunda o kadar titiz davranmıyordu. Hatta yüksek seviyeli bazı avcılar, büyük bir ödül avına hazırlanırken diğer ekiplere küçük yan işler bile dağıtabiliyorlardı.
Bazı oturmuş gruplar, bilgi toplama ve gizli parşömenler konusunda uzmanlaşmış birini görevlendiriyordu. Elbette her avcı grubunun böyle bir profesyonel tutacak bütçesi yoktu, bu yüzden çoğu zaman avcı loncalarındaki resepsiyon görevlilerine danışarak tek seferlik hizmet almayı tercih ediyorlardı.
“Kale şehrinin en güçlü savaş büyücüsü, Mingwu Antik Kenti’ne gidecek bir ekip arıyor, antik kent hakkında derin bilgi sahibi olması şart… Vay canına, bu da nereden çıktı? Hangi toyun teki bu? Atıp tutarken bile böyle saçmalanmaz ki; kendine ‘Kale Şehrinin En Güçlüsü’ demeye nasıl cüret eder? Bu ilanı kim verdiyse, ben Fang Xiong ilk karşı çıkan olacağım!”
Gözlüklü, esmer tenli bir adam alaycı bir gülümsemeyle:
– Heh, orman büyüdükçe kuş türü de artıyor. Böyle bir cümleyi kurmaya nasıl cesaret eder? Hiç mi beyni yok? Bir ekip bulabilmesi bile mucize olur, dedi.
“Patron, ekibimizde tam da bir dövüşçü eksik, bu adam sanki oldukça güçlü görünüyor, onu ekibimize dahil etsek mi?”
“Domuz beyni misin sen? Bu adamın bir ekip bulamamış olma ihtimali %90. Kimse onu istemediği için böyle sıkıcı ve çaresiz bir pazarlama stratejisi izliyor.”
“Mantıklı aslında.”
…
Mo Fan bir bankta oturuyor, dik duruşu ve ciddi ifadesiyle tam bir usta edası takınıyordu. Bir usta, sıradan bir serseri gibi bacak bacak üstüne atıp sigara içerek meydandaki kadın büyücüleri dikizlememeliydi.
O “En Güçlü Savaş Büyücüsü” ilanı, bizzat Mo Fan tarafından verilmişti.
Mütevazı davranıp “kale şehrinin en güçlü büyücüsü” demişti ama aslında o Feonia Baz Şehri’nin en dişli adamıydı. Yasaklı Büyücülerin büyü sözleşmelerine uymak zorunda olduğu bir dünyada, Mo Fan kendi seviyesinin altında pek kimsenin ona karşı koyamayacağını düşünüyordu.
Hatta birileri çıksa bile, başa baş bir mücadeleyle yine en güçlülerden biri sayılırdı.
Mo Fan başını kaldırıp kayan dev ekrana baktı ve düşüncelere daldı:
– Garip, mesajı yayınlayalı çok oldu, neden kimse gelmiyor?
Bir süre daha bekledi, ancak hiçbir ekip kendisiyle temasa geçmedi. Bu durum Mo Fan’ın, kale şehrindeki insanların akıl sağlığından şüphe etmesine neden oldu; ücreti oldukça uygun tutmasına rağmen neden kimse onu almak istemiyordu?
On altı-on yedi yaşlarında, berrak bir sese sahip genç bir kız:
– Ying abla, günlerdir bu kale şehrindeyiz, neden hâlâ yola çıkmıyoruz? Sabah şafak gökkuşağı çıkmıştı, bu çok nadir bir fırsattı, dedi.
Kız, Mo Fan’dan sadece birkaç metre uzaktaydı; Mo Fan onun üzerinden yayılan hafif parfüm kokusunu bile alabiliyordu.
“Acele edemeyiz. Öğretmenimiz defalarca tembihledi; güvenlik her şeyden önemlidir. Bizi koruyacak kadar güçlü bir avcı ekibi bulmadan Mingwu Antik Kenti’ne giremeyiz.” Ying abla denilen kadın da pek büyük sayılmazdı; güzel ve asil görünüyordu ama kaşlarının arasından sanki dünyayı çok iyi biliyermuş gibi bir tavır takınıyordu.
Mo Fan insanları analiz etmede çok usta olmasa da, bu “Ying abla”nın da pek fazla tecrübesi olmadığını, sadece kötü niyetli insanların dikkatini çekmemek için erişilmez bir hava yaratmaya çalıştığını tahmin edebiliyordu.
Genç kız somurtarak:
– Ama sadece kadınlardan oluşan bir avcı ekibi diye bir şey mi var? Böyle giderse yarım ay geçse yine yola çıkamayız, dedi.
“Yetenekli yalnız kadın avcılar da olabilir. Öğretmenimiz, koruma tutacaksak mutlaka kadın olması gerektiğini söylemişti.”
“Ah, çok sıkıcı! İlk defa dışarı çıkmıyoruz ya, kimin kötü kimin iyi olduğunu nasıl ayırt edemeyiz ki?”
Ying abla ters bir şekilde:
– O zaman söyle bakalım, bu meydandakilerden hangileri iyi, hangileri kötü? diye sordu.
Genç kızın gözleri parladı ve hemen on metre öteden geçen, yüzünde yara izi olan bir adamı işaret etti: “Mesela o kötü biri; yara izli, belli ki acımasızın teki.”
Daha sonra genç kız, kibar ve düzgün görünümlü bir adam fark etti. Bembeyaz tenli ve yakışıklıydı, dağınık gibi görünen uzun saçları aslında oldukça bakımlıydı. Üzerindeki standart avcı üniforması bile onda asil bir hava yaratıyordu.
Genç kız aceleyle:
– İşte o da iyi biri, dedi. Hatta yakışıklı adama biraz fazla uzun bakınca yanakları kızardı.
Ying abla sinirle elini kaldırıp kızın alnına bir fiske attı ve azarladı:
– Senden bir cacık olmaz!
Mo Fan iki kadını izlemeye devam etti. Bu, onların güzelliğinden değil, giyim tarzlarının daha önce bir tapınakta karşılaştığı “Peri Abla”ya çok benzemesinden kaynaklanıyordu.
Renkli başörtüleri, rüzgarı kesen şık şapkaları ve yüzlerinin çoğunu kapatan örtüleri vardı; sadece gözleri ve burunları görünüyordu. Bu, yerel kadınların dışarı çıkarken tacizden korunma yöntemi miydi bilinmez ama erkekler doğası gereği, ne kadar az şey görürlerse hayal güçleri o kadar çalışırdı. O örtülerin ardında saklanan yüz, insanı meraktan deliye çevirmeye yetiyordu!
