“Kimliğinizi gösterin!”
Askerî kayıt bürosu oldukça dardı. Masanın arkasında oturan, heybetli ve dinç görünümlü kadın subay, karşısındaki gence başını kaldırıp bakma zahmetine bile girmemişti. Sesinde zerre sıcaklık yoktu; ilk bakışta bile kolay geçinilecek biri olmadığı anlaşılıyordu.
Kimliği cihazdan geçiren kadın subay, ekranda beliren bilgileri soğuk bir sesle okudu:
“Zhang Xiaohou. Erkek. Tuo Şehri Tianlan Büyü Lisesi mezunu. Başlangıç Seviyesi büyücüsü. Uyandırdığı element: Rüzgâr.”
Zhang Xiaohou başını salladı. Karşısındaki buz gibi kadına biraz dalgın gözlerle bakarken başvurmak istediği sınıfı söyledi:
“Askerî büyücü muhafız birliği.”
Kadın subay hâlâ başını kaldırmamıştı. “Muhafız birliğinin kontenjanı doldu. Keşif birliğinde yer var.”
Zhang Xiaohou kimliğini aceleyle geri aldı, sonra arkasında uzayıp giden kuyruğa baktı. Ellerinde başvuru formları bulunanların neredeyse tamamı muhafız birliğine yazılmak için bekliyordu.
Kaşlarını hafifçe çattı, dişlerini sıktı ve kararını verdi:
“O hâlde keşif birliği olsun.”
Kadın subayın kalemi kâğıdın üzerinde hızla hareket etti. Zhang Xiaohou’nun adını forma yazıp askerî mührü büyük bir ustalıkla bastı.
“Köz Ejder Acemi Eğitim Kampı’na teslim olacaksınız. Kapının önünde sizi götürecek araç var; doğrudan binebilirsiniz.”
Zhang Xiaohou kısa bir karşılık vererek kayıt bürosundan çıktı.
Tuo Şehri felaketinden sonra yeniden inşa planı yürürlüğe konmuştu fakat şehrin ayağa kalkması en az on yıl sürecekti. Ailesine verilen geçici konut da Wenzhou Şehri’ndeydi.
Zhang Xiaohou isterse sakin bir üniversite hayatı seçebilirdi. Fakat Tuo Şehri’nde yaşananlardan sonra bu yolu istememişti. Çevresindeki insanların bir daha zarar görmemesi için askerî büyücü olması gerektiğine inanıyordu. İblislerle ve sapkın tarikatlarla gerçekten savaşabilecek olanlar onlardı.
O gün güçlü bir askerî büyücü olsaydı belki He Yu…
Genç kızın hatırası, kalbindeki hiç iyileşmeyecek yaraydı. O günden sonra tek bir amacı kalmıştı: Güçlenmek.
Ordunun, güce ulaşan en kısa yol olduğunu düşünüyordu. İblislerle dövüşe dövüşe ilerler, zorlukların içinden geçerse çelik gibi bir irade kazanabilirdi. Böylece korkuyla karşılaştığı bir daha asla donup kalmaz, büyüsünü bile kullanamayacak kadar çaresiz olmazdı.
Zhang Xiaohou acı dolu düşüncelerini zihninin gerisine itti. Çantasını alıp askerî araçların beklediği meydana yürüdü. Meydanda düzinelerce kamyon vardı; her birinin çevresinde onun gibi acemi askerler toplanmıştı.
Muhafız birliğine ait araçların önünde adım atacak yer yoktu. Keşif birliğinin aracını bekleyenlerse on kişiyi bile bulmuyordu.
Meydanda nöbet tutan askerî büyücüler, ütülü koyu yeşil üniformaları içinde dimdik duruyor ve acemileri keskin bakışlarla süzüyorlardı. Zhang Xiaohou kendi aracına doğru ilerlerken onlara hayranlıkla baktı.
Aracın yanındaki asık suratlı asker sabırsızca sordu:
“Keşif birliğine mi yazıldın?”
“Evet. Burası Otuz Beşinci Alay, Birinci Tabur, Üçüncü Bölük, İkinci Manga mı acaba…”
Asker sözünü sertçe kesti. “Keşif eriysen doğru yerdesin. Hemen bin, gevezelik etme!”
Zhang Xiaohou başını salladı ve çevik bir hareketle kamyonun arkasına tırmandı. İçeride kendisi gibi altı yedi acemi oturuyordu. Onlara selam verdi ancak doğru dürüst karşılık alamayınca aracın arka tarafındaki boş bir yere geçti.
Çocuksu yüzlü bir genç, sıcak bir gülümsemeyle yanına sokuldu.
“Muhafız birliğinde yer kalmadığı için sen de keşif eri oldun, değil mi?”
Zhang Xiaohou şaşkınlıkla ona baktı. “Siz de mi?”
Genç acı acı güldü. Elbette öyleydi. Resmiyette hepsi askerî büyücü sayılıyordu fakat keşif erliği ordudaki en tehlikeli sınıflardan biriydi. Kimse isteyerek buraya gelmiyordu.
Zhang Xiaohou saf bir ciddiyetle karşılık verdi:
“Askerî büyücü olmayı seçen insan tehlikeyle yüzleşmeye de hazır olmalı.”
Genç onun bu sözünü hemen reddetti. Orduya gelenlerin çoğunun amacı kahraman olmak değil, özgeçmişini süslemekti. Bağlantısı olanlar lojistiğe, bando ve gösteri birliklerine ya da mutfağa girer; rahatça yaşardı.
En keyifli sınıflardan biri süvarilikti ancak oraya genellikle Çağırma Elementi büyücüleri özel olarak alınıyordu. Hakları ve imkânları da son derece iyiydi. Onlardan sonra piyadeler ile muhafızlar geliyordu. Savaş olmadığı zamanlarda bu birliklerin askerleri çoğunlukla boş otururdu. İki yıllık hizmetin ardından iş bulmaları da kolaydı; “askerî büyücü” sözünü duyan işverenlerin gözleri parlıyordu. Bu nedenle ailesinin biraz bağlantısı bulunanların çoğu bu sınıfları seçiyordu.
Genç, keşif erleriyle casuslarınsa ordunun en tehlikeli iki sınıfı olduğunu anlattı. Bilgi toplamak ve düşman bölgesine sızmak yüzünden verilen kayıplar diğer birliklerden çok daha yüksekti. Görece barışçıl geçen bu dönemde bile bütün askerî bölgedeki ölümlerin dörtte biri bu iki sınıfa aitti.
“Korkunç, değil mi?” Genç kurnazca gülümsedi. “Keşif eri olmayı ancak aptallar kabul eder.”
Yüzü toy görünse de gözlerinde yaşına uymayan bir uyanıklık vardı. Zhang Xiaohou anlattıklarından etkilenmişti; yalnız, bu adamın ikisini birden aptal ilan etmiş olması biraz canını sıkmıştı.
“Madem bu kadar tehlikeli, sen neden geldin?”
Genç omuz silkti. Gidecek bir evi ve yapacak bir işi olmadığını söyledi. Ordu yatacak yer ve yemek veriyordu; neden kabul etmesindi?
Zhang Xiaohou, yalnızca karnı doysun diye orduya giren biriyle ilk kez karşılaşıyordu.
“Tuo Şehri’nden misin?”
Felaketten sonra sayısız insan evsiz kalmıştı. Zhang Xiaohou’nun aklına gelen ilk ihtimal buydu.
Genç başını salladı. Onun köyüne garip bir salgın bulaşmış, ailesi dâhil birçok kişi ölmüştü. Ordu durumu fark ettiğindeyse her şey için çok geçti.
Acı dolu bir gülümsemeyle sözünü tamamladı:
“Gerisini sen de anlarsın.”
Zhang Xiaohou bir anda onunla kader ortağı olduklarını hissetti. Yine de kendisini daha şanslı saymalıydı. Tuo Şehri felaketinde anne ve babasını kaybetmemişti. Yalnızca… Bazı insanlar sonsuza dek gitmişti.
Elini uzattı. “Ben Zhang Xiaohou. Tuo Şehri’ndenim.”
Genç bir an duraksadı. Ne demek istediğini anlayınca başka soru sormadan onun elini içtenlikle sıktı.
“Liu Minghui. Cangnan ilçesinden.”
Liu Minghui tam bir gevezeydi. Kamyonda kendisini dinleyen tek kişinin Zhang Xiaohou olduğunu anlayınca yol boyunca susmadı. Biri anlatmaya, diğeri dinlemeye hevesliydi. Diğer acemiler sessizce otururken onlar araç hareket ettikten sonra bile gülüp konuşmayı sürdürdüler.
Askerî kamyon güvenli bölgedeki otoyolda ilerliyordu. Başlangıçta çevrelerinde birçok başka araç vardı. Yaklaşık yarım saat sonra bütün konvoy farklı yollara ayrılmış, geride yalnızca onların kamyonu kalmıştı.
Zhang Xiaohou aracın arkasından boş otoyola bakarken içine tuhaf bir yalnızlık çöktü. Keşif erleri gerçekten de acınacak kadar azdı. Kendisiyle birlikte yalnızca sekiz kişi vardı; bir kamyonu bile dolduramamışlardı.
Liu Minghui’nin ölüm oranları hakkında anlattıklarını hatırlayınca huzursuzlandı. Neyse ki yeni arkadaşının hiç durmayan çenesi, yolculuğun korkutucu havasını bir ölçüde dağıtıyordu.
Yaklaşık bir saat sonra otoyoldan ayrılıp dar bir yola girdiler. Burasına kavşak demek bile zordu; yalnızca askerî kamyonun geçebileceği kadar genişletilmiş, ağaçların arasından uzanan bir patikaydı.
Dağ ormanı Zhang Xiaohou’nun beklediğinden daha sessizdi. Yeşil dağlarla berrak suların arasında yalnızca aracın motoru duyuluyor, bu ses doğanın huzurunu hoyratça parçalıyor gibiydi.
Kıvrımlı ve bozuk dağ yolunda öylesine sarsıldılar ki Zhang Xiaohou neredeyse kusacaktı. Sonunda askerî tesisin girişine ulaştılar.
Sade nöbet kulübesindeki dört heybetli askerî büyücü, aracın izin belgelerini denetledikten sonra geçiş izni verdi.
Zhang Xiaohou geniş ve görkemli bir kışlaya gireceğini sanıyordu. Fakat önünde, göğü taşıyan kadim bir canavar gibi yükselen devasa bir dağ vardı. Ufku bütünüyle kapatan kütle, yerin içinden ansızın fırlamışçasına görkemli ve sarsıcıydı.
Kamyon, dağın eteğindeki kemerli çelik kapıya girdi. Çevre öylesine sessizdi ki insan kendi nefesini duyabiliyordu. Araç içeride durduktan sonra arkalarındaki mekanik kapı kapandı.
Zhang Xiaohou o zaman bomboş, yeraltına kurulmuş dev bir askerî üssün içinde olduklarını anladı. Çevrede ciddi ve heybetli hangar kapıları vardı ama tek bir asker bile görünmüyordu.
Şoför sertçe emir verdi: “İnin!”
Sekiz acemi kamyondan atladı. Araç önlerindeki garajlardan birine girip gözden kayboldu; ardından çelik kapısı da kapandı.
Uçsuz bucaksız üssün ortasında artık yalnızca sekiz genç kalmıştı.
Birbirlerine bakıyor, burada neler döndüğünü anlamaya çalışıyorlardı.
