## Ayşa Ruya: Karanlık Düzlem’in Kızıl Örümcek Zambağı
Uzun bir yamaç, ölümlülerin dünyasından akşamın yıldız denizine uzanan büyülü bir köprü gibiydi.
Yemyeşil çayırlarla kaplı yamacın her yanında rengârenk çiçekler açmıştı. Çıplak bir çift ayak, sanki soylu bir prensesin topuklu ayakkabılarını taşıyormuşçasına zarif adımlarla ilerliyordu. Genç kadın, alacakaranlığın yıldızlı perdesine doğru yürüyen güzel bir yeşim tilkisini andırıyordu.
Rüzgâr esmediği hâlde çevresindeki çiçekler sadık hizmetkârlar gibi havalanarak siyah tül eteğinin çevresinde dönmeye başladı. Ona yetişemeyenlerse birer birer yere kapanıp yamacın gökyüzüyle birleştiği noktaya kadar uzanan, göz kamaştırıcı bir çiçek halısına dönüştüler.
Ayşa Ruya dolgun, kızıl dudaklarıyla havaya ilahi bir veda öpücüğü bıraktı.
“Hoşça kal, İnsan Dünyası.”
Bu öpücük tek bir kişiye değil; yeryüzüne, yaşayan bütün varlıklara ve sayısız insana armağan edilmişti.
Karanlık Düzlem’in meleklerinden biri olarak İnsan Dünyası’nda geçirebileceği sürenin sonuna gelmişti. Düşmüş Meleklerin çoğunun burada yerine getirmesi gereken görevleri vardı, ancak nihayetinde hepsi Karanlık Düzlem’e dönmek zorundaydı. Birçoğu Karanlık Uçurum İmparatoru’nun emrine karşı koymaya çalışır, sonunda güçlü bir kara büyü girdabına kapılarak o soğuk ve karanlık döngünün içine fırlatılırdı.
Fakat Ayşa Ruya zarif bir prenses, geleceğin kraliçesiydi. Ayrılırken bile kendisini küçük düşürecek bir manzaraya izin vermezdi.
Yine de bir şey eksikti.
Vedalaşabileceği hiç kimse yoktu.
Bir zamanlar önünde baş eğen şövalyelerin arasında yakışıklılar, kaygısız ruhlar, nazik ve soğukkanlı adamlar bulunmuştu. Fakat ne kadar sadakatle hizmet ederlerse etsinler, ilişkileri hükümdar ile hizmetkâr arasındaki sınırı aşamamış; hiçbiri kalbinde küçücük de olsa bir yer edinememişti.
Bir kişi dışında…
Sevimli olduğu kadar sinir bozucu da olan o yüz eşsiz bir güzelliğe sahip değildi. Ne var ki Ayşa Ruya ne zaman sessizliğe gömülse onu düşünmeden edemiyordu: dudaklarına yerleşen o muzip gülümsemeyi, kimsenin beklemediği kaba ve küstah hareketlerini…
İtiraf etmek zorundaydı; o adam Ayşa Ruya’yı neşelendirmeyi başarıyordu.
Adımları yavaşladı. Dışarıdan bakıldığında güzel bir melek yıldızlığına doğru yürüyordu; oysa Ayşa Ruya yolunun sonsuz bir uçuruma, Karanlık Düzlem’e çıktığını biliyordu.
Orası sanıldığı kadar korkunç değildi. Acımasız bir cehennemden ziyade görkemli bir saraya benzetilebilirdi. Yine de insanda oraya bağlanma isteği uyandıran hiçbir şey yoktu.
Tam o sırada zihninde bir ses yankılandı:
“Böylece çekip gidecek misin?”
Ayşa Ruya buruk bir ifadeyle başını salladı. Demek adamın yüzünü düşünmekle kalmamış, sesini de işitmeye başlamıştı.
“Hey, yalınayak kadın! Beni duymuyor musun?”
Bu kez ses, yamaçtaki ışıldayan otların arasından gelmişti.
Ayşa Ruya durup aşağıya baktı. Rüzgâr çayırları denizin dalgaları gibi titretiyor, yıldız ışığı manzarayı daha da güzelleştiriyordu. Burası İnsan Dünyası’ydı işte… Fakat düşündüğü adam ortalıkta görünmüyordu.
Gerçekten hayal görüyordu.
Yeniden arkasını döndü. Eteğiyle saçları rüzgârda dalgalanırken hem Doğu’nun hem Batı’nın güzel bulacağı o kusursuz yüzünü yıldızlara kaldırdı. Başını dik tutarak Karanlık Düzlem’e dönecekti.
Fakat döner dönmez, muzipçe gülümseyen bir adamın yüzüyle burun buruna geldi.
Aralarında yalnızca birkaç santim vardı. Burunları neredeyse birbirine değiyor, dudakları karşısındakinin sıcaklığını hissedebiliyordu.
Ayşa Ruya karşısındaki arsız adama şaşkınlıkla baktı.
“Sen… Nasıl hiç ses çıkarmadan geldin?”
Mo Fan aynı muzip gülümsemeyle, “Artık gücüm senin kavrayamayacağın kadar yüksek,” dedi. “Gerçekten gidiyor musun?”
“Evet. Vaktim doldu.”
Mo Fan kaşlarını kaldırdı. “Göksel saraydan yeryüzüne inen bir peri, günün sonunda sarayına dönmek zorunda mı yani?”
“Ben cehenneme gidiyorum, teşekkür ederim.”
“Senin kadar güzel bir cehennem elçisi olur mu? Bu siyah kıyafetine de bayıldım doğrusu. İçindeki parlak siyah çoraplar benim gibi azgın bir sapığın en zayıf noktasına dokunuyor. Böyle bir Düşmüş Melek çok lezzetli olmalı.”
Ayşa Ruya masum bir genç kız değildi. Eteğini hiç çekinmeden hafifçe savurdu.
Demek hoşuna gidiyordu?
Öyleyse doyasıya bakabilirdi.
Ama dokunamazdı.
Ayşa Ruya dudak büktü. “Ne oldu? Evinin çiçeklerinden sıkıldın da kır çiçeklerinin tadına mı bakmak istedin?”
Mo Fan hemen ciddi bir tavır takındı. “Ne demek o? İnsan ailesine ne kadar düşkün olursa olsun arada dostlarıyla buluşmaya ihtiyaç duyar. Üstelik İnsan Dünyası’ndan ayrılıyorsun. Seni uğurlamaya gelmemem yakışık alır mıydı? Bak, sana bir hediye bile getirdim: suona. Biz Doğulular birilerini son yolculuğuna uğurlarken bunu çalarız.”
Elindeki üflemeli çalgıyı Ayşa Ruya’ya uzattı.
Ayşa Ruya hediyeyi kabul etti. “Üvey annemin Doğulu olduğunu unutma. Bana hiçbir şey öğretmediğini mi sanıyorsun? Bu çalgının genellikle ziyafetlerin başında ya da sonunda çalındığını biliyorum. Yine de madem sen getirdin, alacağım.”
Ayşa Ruya gibi Batılı bir prensesin eline zarif bir arp ya da yaylı çalgı yakışırdı. Ama beline bir suona iliştirince kendine has, bambaşka bir havası olmuştu.
Mo Fan hediyeyi nasıl bulduğunu söylemeye utandı. Yakındaki kalabalık çarşıdan rastgele bir eşya çekmek için Boyut Büyüsü kullanmıştı.
Bu büyünün adı Boyut Cebi’ydi. Tıpkı Doraemon’un cebine benziyor, kullanıcının o anda işine yarayabilecek bir eşyayı içinden çekip çıkarmasına imkân veriyordu.
Mo Fan yalnızca eşyanın genel türünü seçebiliyordu. Aklından bir müzik aleti geçirmiş, deniz ezgileri çalabilecek romantik ve zarif bir arp düşlemişti. Fakat eline bir suona gelmişti; üstelik üzerinde büyü bile vardı. Muhtemelen Doğu’nun kadim ailelerinden bir Ses Büyücüsüne ait özel bir çalgıydı ve Mo Fan farkında olmadan onu aşırmıştı.
Boyut Cebi’ni gezgin bir sihirbaz-büyücüden öğrenmişti. Adam bunun savaştan ziyade gösteriler için kullanılan bir büyü olduğunu; dövüşte pek işe yaramasa da insanları neşelendirmede mucizeler yaratabileceğini söylemişti.
Büyünün tek kusuru belirsizliğiydi. İstenen eşya tam olarak seçilemiyor, yalnızca yaklaşık bir kategori belirlenebiliyordu.
Boyut Cebi konuşabilseydi Mo Fan’ın şikâyetine herhâlde şöyle karşılık verirdi:
*Müzik aleti istedin. Bu da müzik aleti değil mi?*
Ayşa Ruya suonaya bakarak, “Beni uğurlamaya geldiğin için teşekkür ederim,” dedi.
Mo Fan gözlerini kıyafetinden ayırmadan karşılık verdi: “Asıl amacım siyah çoraplarını seyretmekti.”
Ayşa Ruya büyüleyici gözlerini kırpıştırdı. “İstersen çıkarıp sana verebilirim.”
Hem de üzerinde taşıdığı hâliyle!
Mo Fan’ın kalbi bir an için hızlandı. Yine de özünde dürüst ve erdemli bir adamdı. Duygularını belli etmemeye çalışarak, “Onlar asıl değerini senin üzerindeyken gösteriyor,” dedi. “Ayrıca seni uğurlamaya gelmedim.”
“Öyleyse beni gerçekten öteki tarafa göndermeye mi geldin? Diğer dostun Mubai’yi kurtarmak için?”
Mo Fan’ın yüzüne küstah ve buyurgan bir gülümseme yerleşti. “Böyle söyleme. Bir elin avucu da tersi de aynı bedene ait. Ben hem güzellere hem dostlarıma değer veririm; hayat felsefem hiçbirinden vazgeçmemektir. Karanlık Düzlem bir yana, cehennemin on sekiz katına da inerim. Yaşayanların Kralı benim. Gökte ya da yeraltında hoşuma gitmeyen en ufak bir şey bulursam gider, o düzlemin hükümdarına iki tokat atarım.”
Ayşa Ruya kahkahaya boğuldu. Bütün bedeni gülüşüyle titriyor, gözlerinde baştan çıkarıcı bir ışıltı dans ediyordu. Zarafeti ve çan sesini andıran kahkahası yamacın rüzgârını bile neşelendirmişti. Kızıl örümcek zambakları çevresinde salınıyordu.
Mo Fan ona dalıp gitti.
*Bu kadın gerçekten insanın aklını başından alıyor,* diye düşündü.
Ayşa Ruya, kadim Yunan destanlarından çıkıp gelmiş bir tanrıçayı andırıyordu. Dünyayı gözeten kutsal güzelliğinin ardında gizemli, insanı yaklaşmaya kışkırtan bir cazibe vardı. Uzaktan hayranlıkla seyredilmesi gereken bir tanrıça, aynı zamanda baştan çıkarıcı bir Yunan perisiydi.
Ayşa Ruya gülmeyi bıraktığında Mo Fan kaşını kaldırdı. “Yoksa gücüme güvenmiyor musun?”
“O gece yıldızların altında sana söylemiştim. Mubai yaşayacaksa benim ölmem gerekiyor. Biz Düşmüş Meleklerden yalnızca biri hayatta kalabilir ve bir sonraki Kara Meleği seçecek kıdemli varlığa dönüşebilir.”
Mo Fan rahat bir tavırla, “Küçük Meng’e, kurallar birileri tarafından konur,” dedi. “Seninle gelirim, o kuralları koyan kişiyle konuşuruz. Mantıktan anlıyorsa herkes mutlu olur. Söylediklerimizi anlamıyorsa… Ben biraz yumruk dilinden de anlarım.”
“Karanlık Düzlem’e girdikten sonra İnsan Dünyası’na dönmenin hiç kolay olmadığını düşündün mü? Wen Tai bile bunu başaramadı.”
Mo Fan son derece kendinden emindi. “Kayınpederimin yapamaması benim de yapamayacağım anlamına gelmez. Başka konuları bir kenara bırakalım; yalnızca ilişkilerini yönetme biçimine bakarsak bile Wen Tai tam bir felaketti. İnsanlık uğruna aşkından vazgeçti ve bunun sonucunda dünyaya Salan gibi bir kadın şeytan kazandırdı. Eğitmenim Zhan Kong’a çok daha fazla saygı duyuyorum. Dünyayı yok edebilecek gücünü herkese gösterdi, fakat merhametini kaybetmedi ve sonunda sevdiği kadınla kavuştu. İnsanlar Wen Tai’yi yüceltiyor, Zhan Kong’dan ise korkuyla söz ediyor. İkisinin yaşadıklarını gördükten sonra ne yapmam gerektiğini gayet iyi biliyorum.”
Ayşa Ruya başını hafifçe salladı. “Bu iki büyük insanı böyle rahatça eleştirebilecek tek kişi sensin herhâlde.”
“İnsan Dünyası’nda düzen büyük ölçüde sağlandı. Artık sürekli ortaya çıkmamı gerektiren pek bir şey yok. Ama Karanlık Düzlem ile Uçsuz Okyanus Çukuru’ndaki Soğuk Ay Şeytani Gözü arasında dönen işleri de araştırmalıyım. Aralarında bir oyun yoksa mesele değil. Bir şey keşfedersem Karanlık Düzlem’i başlarına yıkarım. O zaman iki dosttan hangisinin yaşayacağını seçmek zorunda kalmayız.”
Ayşa Ruya’nın yüzü aydınlandı. “Pekâlâ. Sana rehberlik ederim.”
Karanlık Düzlem’in yollarında tek başına yürümek muazzam bir cesaret gerektiriyordu. Ancak Mo Fan yanında olursa yolculuk Ayşa Ruya için mutluluk verici bile olabilirdi. Artık ne sıkıcı ne de bunaltıcı olacaktı.
Mo Fan kolunu ona uzattı. “Haydi gidelim, eski dostum.”
Ayşa Ruya koluna girip klasik güzellikteki yüzünü ona doğru kaldırdı. Sanki yalnızca iyiliğini düşünüyormuş gibi masum bir sesle, “Ailen buna izin verdi mi?” diye sordu. “İnsan Dünyası’na dönecek yolu bulamazsan hayatının geri kalanını benimle geçirmek zorunda kalacaksın.”
“İzin verdiler. Mubai olmasaydı bugün hayatta olmazdım. O benim can kardeşim; insan ruhunun bir parçasını kaybederse hiçbir zaman tamamlanamaz.” Mo Fan son derece ciddi görünüyordu. “Sana gelince, yanlış anlamanı istemem. Ben geleneklerine bağlı bir adamım; metres beslemem.”
Ayşa Ruya onun bakışlarını yakaladı. “Öyleyse göğüs dekolteme bakmayı kesebilir misin?”
Mo Fan hiç utanmadan boğazını temizledi. “Öksürük… Şu beyaz yeşim süslemen gerçekten pürüzsüz. Kıvrımları da kusursuz.”
Ne de olsa hiçbir erkek böyle kıvrımlara sahip bir kadına kolay kolay karşı koyamazdı.
