Karanlık Düzlem — Bölüm 2

## Kemik Sureti

Karanlık Düzlem…

Bir Yasak Büyücü bile bu düzlemin yalnızca küçücük bir köşesini görebilirdi. Onun gerçekte nasıl bir yer olduğunu, bir Gölge Büyücüsü olan Mo Fan sonunda kendi gözleriyle öğrenecekti.

Kara büyünün gücünün kaynağı daima gizemini korumuştu. Varlığı yüzyıllardır tartışmalara yol açıyor, kara büyü öğrenmenin aslında şeytanla anlaşma yapmak olduğu söyleniyordu. Bu gücün, kullanan kişinin iradesini azar azar kemirdiğine; afyon gibi bağımlılık yarattığına ve sonunda büyücüyü sonsuz karanlık uçuruma sürükleyerek Uçurum Efendisi’nin kölesine dönüştürdüğüne inanılıyordu.

Köle mi?

Mo Fan böyle saçmalıklara inanacak biri değildi.

O, gücün hâkimiydi; güce yenik düşen kişi değil.

Kara büyü de nihayetinde bir araç, amaca ulaşmak için kullanılan bir yöntemdi. Onunla ne yapılacağına büyünün kendisi değil, büyücü karar verirdi.

Ayşa Ruya ışıl ışıl yıldız nehrinin üzerinde çıplak ayaklarıyla zarifçe ilerliyordu. “Ne oldu?” diye sordu. “Karanlık Düzlem hayal ettiğin gibi çıkmadı mı?”

Mo Fan yıldızların arasında süzülürken kapkara gökyüzündeki yarığı inceledi. Yarığın çevresi, sığ bir vadinin içine saçılmış sayısız mücevheri andıran parlak kızıl yıldızlarla doluydu. Yaydıkları ışık insanı büyüleyecek kadar güzeldi.

Mo Fan düşüncesini anlattı: “Biraz farklı. Her yanı yıkımdan kalan küllerle ve evrenin buz gibi tozlarıyla kaplı sanıyordum. Yollarında beyaz kemiklerden dağlar yükselir, Karanlık Düzlem’e adım atmaya kalkışan her canlıyı uyarır diye düşünmüştüm.”

Asya Büyü Birliğinde Su Lu’yla savaşırken herkesi Karanlık Düzlem’e sürüklemişti. O zaman gördüğü yer cehennemden farksız; tuhaflıklarla, ölümle ve korkuyla doluydu.

Fakat Mo Fan bunun da yalnızca buz dağının görünen kısmı olduğunu biliyordu.

Ayşa Ruya gülümsedi. “Öyleyse gözlerini iyice aç ve dikkatle bak.”

Mo Fan anlam veremedi. “Neye bakacağım?”

“Bu kapı bizi çok lezzetli bulacak.”

Ayşa Ruya kapıyı çalıyormuş gibi parmağıyla uzayın boşluğuna hafifçe vurdu.

Tok ve berrak bir tıklama duyuldu.

Bu imkânsız olmalıydı. Uzayın boşluğunda ses yayılamazdı; Mo Fan ile Ayşa Ruya bile konuşmak için büyü güçlerini kullanıyordu. Buna rağmen kapı sesi son derece netti.

Çevreleriyse ölüm sessizliğine gömülmüştü.

Birden, önlerindeki yıldız yarığı açıldı!

Hayır… *Açılmadı.*

Bir ağız gibi aralandı!

Yarık hiçbir uyarı vermeden Mo Fan ile Ayşa Ruya’nın üzerine geldi. Mo Fan bütün gücünü kullanarak bu beklenmedik varlığa karşı koymaya hazırlanırken yıldızlardan oluşan dev ağız, iki küçük sineği yutarcasına ikisini birden içine çekti.

Dişleri yoktu. Yalnızca yıldızlarla kaplı bir ağızdı. Sanki evrenin enginliğinde, yaratılışın ilk çağlarından kalma vahşi bir göksel canavar saklanıyordu. Gövdesi uçsuz bucaksız göğe karışmış, sayısız yıldız derisinin süslerine dönüşmüştü. Biri usulca kapısını çalıp uyandırıncaya kadar sonsuz bir uykuya yatmıştı.

Mo Fan ile Ayşa Ruya karşı koymaya, hatta çırpınmaya bile fırsat bulamadan Yıldızların Ata Canavarı tarafından yutuldular.

Gök ile yer birbirine girdi, zaman geriye akmaya başladı.

Mo Fan kendisini ölüm döşeğindeki yaşlı bir adam gibi hissetti. Geçmişi bütün canlılığıyla gözlerinin önünden geçiyor, belleğinin derinliklerine gömdüğü sahneler kayan yıldızlar gibi birbiri ardına parlıyordu.

Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Bir ara ilk büyüsünü öğrendiği ana kadar geriye gittiğini gördü.

Tam o sırada bu tuhaf “yutulma” yolculuğu sona erdi.

Sanki devasa göksel yaratığın midesine ulaşmışlardı.

Fakat midenin duvarları inanılmaz derecede uzaktaydı. Ufukta görünen, ancak ulaşılması hiç kolay olmayan bir ova dağı gibi yükseliyordu. Duvarlar bir sarayın tuğlalarını andırıyor; kayıp bir uygarlığın görkemiyle çağdaş işçiliğin zarafetini birleştiriyordu. İnsana, toprağın altına gömülmüş parlak bir kadim ülkeye yanlışlıkla düşmüş hissi veriyordu.

Ayaklarının altındaki zemin kusursuz bir ayna gibi insanın görüntüsünü yansıtıyordu. Yere, devasa ve saydam bir kâğıt tabakası gibi incecik su serilmişti. Adım attıkça dalgalar oluşuyor, on metre ilerledikten sonra sessizce kayboluyordu.

Mo Fan istemsizce başını eğip Ayşa Ruya’nın yansımasına baktı.

Bunu kişisel meraklarını ince su aynası üzerinden gidermek için yapmamıştı. Onu şaşırtan şey, Ayşa Ruya’nın yansımasında yüzü ya da teni bulunmayan, yalnızca kemiklerden oluşan altı kanatlı bir Düşmüş Melek görmesiydi.

Bedeni yok olmuştu.

Kanatları dahi iskeletten ibaretti.

Yine de bu kemik suret, Ayşa Ruya’nın çekiciliğini ve zarafetini taşıyordu. Tenden ve yüz hatlarından yoksun olmasına rağmen siyah suya düşen yansımasında tuhaf bir güzellik vardı.

Ayşa Ruya kendi yansımasını işaret etti. “İğrenç bulmadın mı?”

Mo Fan iskeleti dikkatle süzdü. “Fena değil. Kemiklerin ince, leğen kemiğin geniş. Erkek çocuk doğurmaya uygunsun.”

Ayşa Ruya onun patavatsızlığını görmezden geldi. “Burada herkesin kemik sureti görünür. Karanlık Düzlem’deki aşılamaz sınıf farklarını da bu suret belirler. Benimki altı kanatlı. Üst tabakadan sayılırım ama hükümdar sınıfına ait değilim.”

Mo Fan kendi yansımasının bulunması gereken yeri gösterdi. “Peki ya benimki? Kemik suretimi görebiliyor musun?”

Ayşa Ruya aslında buraya geldikleri ilk anda onun yansımasına bakmıştı. Fakat gördüğü şeye ne diyeceğini bilemiyordu.

Suyun yansıttığı kişi yalnızca Mo Fan’ın kendisiydi.

Onun iblis suretini ya da Kötücül Aziz Kral biçimini görmeyi beklemişti. Bu iki ilahi ruh niteliğini aynı anda taşıyan Mo Fan, Karanlık Düzlem’de kesinlikle önemsiz biri olamazdı.

Ne var ki kemik sureti bulunmayanlar, bu düzlemin en alt tabakasına ait sayılıyordu.

Ayşa Ruya onu teselli etti. “Neyse ki benimle geldin. Altı kanadım başına gelebilecek pek çok belayı savuşturur.”

Mo Fan’ın yüzü asıldı. “Yani benim kemik suretim Karanlık Düzlem’de hiç mi saygı görmüyor?”

İnsan Dünyası’na gidip sorsalardı Mo Fan’ın adını duymamış tek kişi bulamazlardı. Karanlık Düzlem’e adım atar atmaz kemik suretinden bile yoksun çıkmıştı.

Kemik sureti olmayan biri, buranın gözünde bir hiçti!

Bunu kabullenemezdi!

Kuralları koyan kişiyi bulacak ve her şeyi baştan yazdıracaktı. Bundan böyle kemik sureti bulunmayanlar en güçlü sınıf kabul edilmeliydi!

Ayşa Ruya önden yürümeye devam etti. “İnsan Dünyası’ndan getirdiğim bir asiymişsin gibi davran. Böylece pek çok resmî işlemle uğraşmadan geçebiliriz.”

Mo Fan şaşkınlıkla peşinden gitti. “Yok artık! Karanlık Düzlem’de de mi resmî işlemler var? Burası düzensizliğin ve kaosun vatanı değil miydi?”

“Bir yer ne kadar düzensiz ve kaotikse kurallara o kadar sıkı bağlanır. Yanlışlıkla karanlık soylulardan birini kızdırırsan bitmek bilmeyen sorunlarla uğraşırız. Ben ayrıntılardan ve beladan nefret ederim. Sakın başımıza iş açma.”

Mo Fan hemen uysallaştı. “Tamam, tamam. Sen nasıl istersen, benim ihtiyar bebeğim!”

Ayşa Ruya bu hitaptan hiç hoşlanmadı. Yine de yalnızca gözlerini devirip karşılık vermemeyi tercih etti.

Birkaç adım sonra karşılarına bir kapı çıktı.

Gerçekten de yalnızca bir kapıydı. At nalı biçimindeki çerçevesi bomboş arazide tek başına yükseliyor, öte tarafındaysa hiçbir şey görünmüyordu.

Tam o sırada çerçevenin içinden bir minotor çıktı. Bir elinde iki metal küre çeviriyor, burnunda yıldız halkasına benzeyen bir halka taşıyordu.

Minotorun da bir kemik sureti vardı. Fakat kapının önünde durduğundan, arkasındaki ince su görünmüyor; suretinin neye benzediği anlaşılamıyordu. Muhtemelen vahşi bir boğa iskeletiydi.

Minotor yüzüne iğrenç bir sırıtış yerleştirdi. “Asil prensesim, her gün dönüşünüzü bekledim. Dilimin marifetini tatmak ister misiniz?”

Ayşa Ruya’nın yüzü buz kesti. “O pis ağzını kapat. Bir asiyi Gölge Soyu Dükü’ne götürüyorum. Yolu aç.”

“Ah, bu küçük hayvan için bizzat zahmet etmenize gerek yok. İki bin yıldır sakladığım bir şarabım da var. Benimle aynı banyoya girmeyi düşünmez misiniz?”

Mo Fan ile Ayşa Ruya kapı çerçevesine ulaşmıştı. Minotor ağzından pislik saçmayı sürdürse de geçmelerine izin verdi.

Kapının içinde hiçbir şey yoktu. Mo Fan böyle bir yere neden bekçi dikildiğini anlayamıyordu.

Fakat çerçeveden geçer geçmez öte taraftaki dünya tamamen değişti. Önlerindeki dev “mide sarayının” duvarlarında mor, kırmızı ve siyah bitkiler yetişiyordu. Rengârenk ama çarpık kara elflerden oluşan bir ormanı andırıyordu; üstelik bütün bu bitkiler kapalı bir mekânın içinde büyümüştü.

Mo Fan çevresine baktı. “İçeri girmiş sayılıyor muyuz?”

Ayşa Ruya başını salladı. “Evet.”

Yanlarındaki minotor yeniden konuşmak üzere ağzını açtı.

Mo Fan birden yana dönerek hayvanın burun halkasını tek eliyle yakaladı.

Ayşa Ruya dehşetle bağırdı: “Mo Fan! Başımıza iş açma!”

Fakat çok geçti. Mo Fan minotorun burun halkasını tek hamlede söküp çıkardı. Hayvanın burnundan kan boşalırken koridoru acı dolu böğürtüleri kapladı.

Minotor öfkeyle kükredi: “Buna nasıl cüret edersin!”

Gözleri alev alev yanan iki kızıl küreye dönüştü. Dikkatle bakıldığında, yüzlerinin hemen önünde patlamak üzere olan iki yanardağı andırıyordu.

Elinde çevirdiği iki küreyi Mo Fan’a fırlattı.

Mo Fan başta bunların yalnızca metal egzersiz topları olduğunu sanmıştı. Havaya çıktıkları anda gerçeği fark etti: Bunlar her an patlayabilecek iki gezegendi!

Göksel cisimleri avucunda oyuncak gibi çeviren bu minotor da sıradan biri değildi.

Ne var ki Mo Fan da kolay lokma sayılmazdı.

Tek elini açıp bileğini hafifçe çevirdi. Önünde uzayı büken bir kara delik belirdi. Patlayan gezegenler Mo Fan’ı yok etmek üzereyken kara delik ikisini de kolayca yuttu ve göğün bilinmeyen bir köşesine sürdü.

Bu kadar büyük bir gücün zahmetsizce ortadan kaldırılması minotoru sersemletti.

Mo Fan vahşi bir gülümsemeyle, “Önce o boğa dilini keseceğim!” dedi.

Bir anda minotorun karşısında belirdi. Elini boyutsal bir bıçağa dönüştürerek zarifçe savurdu.

*Şrak!*

Kocaman boğa dili gövdeden ayrılıp yere düştü. Akan kara kan, zemindeki ince suya karıştı.

Garip olan, kanla lekelenen suyun kirlenmek yerine daha berrak hâle gelmesiydi.

Minotor dehşet içinde kanayan ağzını tutarak art arda geri çekildi.

Mo Fan parmağını ona doğrulttu. “Benim ihtiyar bebeğime bir daha böyle pis sözler söylersen başını da keserim! Hayatta en nefret ettiğim şey terbiyesiz minotorlardır!”

“Mööö!”

Kapı bekçisi korkudan ana diline dönmüştü. Ön ayaklarının üzerine çöküp durmadan af diledi.

Ayşa Ruya içini çekti.

Pekâlâ… Bu kapıcının biraz ders alması gerekiyordu. Dişi olan her varlığa iğrenç sözler söylemeyi alışkanlık edinmişti.

Yine de Ayşa Ruya Mo Fan’ı uyardı. “O, Gölge Soyu Dükü’nün gayrimeşru oğlu. Canını bağışla.”

Mo Fan’ın gözleri büyüdü. “Ne? Gayrimeşru oğlu mu? Yani o dük bir inekle…” Başını hayretle salladı. “Vay canına! Bu aile boğalıkta gerçekten sınır tanımıyor!”