Eski şehir kapısı gün batımına dönmüş, doğu tarafını arkasına almıştı. Basit kıyafetler içindeki birkaç yaramaz çocuk, kapının üzerinde ve çevresinde koşuşturup oynuyordu. Yukarı tırmanıyor, ardından birikmiş kum yığınlarından aşağı kayıp yuvarlanıyorlardı. Her halleri toz toprak içindeydi, birbirlerinden ayırt edilemez hale gelmişlerdi.
Çok geçmeden, çocukların büyüklerinin uzaktan onları azarladığını duydular. Bunun üzerine hızla “savaş alanlarını” değiştirip, demetler halindeki at yemlerinin yanına koştular ve samanları yaylı yatak gibi kullanmaya başladılar.
Mo Fan, duvarın köşesinde kendi başına bir dal parçasıyla bir şeyler çizen bir çocuk daha fark etti. Eski şehir surları tamamen toprakla kaplıydı; çocuk, duvar aralarındaki kumları kazıyıp çıkarıyor gibiydi. Yanına gidip o dikkatli ve ciddi haline bakınca, duvar tuğlaları arasındaki kirlerin temizlenişini izlemek, takıntıları olan biri için adeta bir nimetti.
Mo Fan yanına giderek sordu:
– Ufaklık, ne yapıyorsun?
Çocuk cevap verdi:
– Kör müsün?
Mo Fan kollarını sıvadı:
– Dayak mı istiyorsun sen!
Yanındaki Lingling, Mo Fan’ı durdurdu ve ona kocaman bir göz devirdi. Sadece iki cümleyle sohbeti bu kadar çabuk bitirebilen birini daha önce hiç görmemişti.
Lingling sordu:
– Neden üzerindeki tozu ve kiri kazıyorsun? Kazıdığın bu yerin ne anlama geldiğini biliyor musun?
Çocuk şöyle yanıtladı:
– Babam eskiden böyle yapardı. Atalarımızın bize bıraktığı şeylerin kumların altında gömülmesine izin vermememiz gerektiğini, duvardaki bu resimlerin rüzgâr tarafından aşındırılmasına göz yumamayacağımızı söylerdi.
Lingling devam etti:
– Peki ya baban nerede?
Çocuk Lingling’e baktı; belli ki büyük şehirden gelmiş bu kadar güzel bir ablayla daha önce hiç karşılaşmamıştı. Biraz uzun süre bakınca yüzü kızardı ve dürüstçe cevap verdi:
– Babam… O sadece geceleri gelir.
Lingling dedi ki:
– O zaman biz burada onu bekleyebilir miyiz?
Çocuk kararlı bir tavırla:
– Olmaz, o kimseyle görüşmez, dedi.
Lingling:
– Sorun değil, bizi onunla görüştürürsen bizimle tanışmaktan mutlu olacaktır. Ne de olsa hepimiz bu eski şehir surlarının sırrını biliyoruz. Sence abla kötü birine benziyor mu? dedi.
Çocuk, Mo Fan’ı işaret ederek ciddi bir yüz ifadesiyle:
– Abla benzemiyor ama o benziyor, dedi.
Mo Fan yumruğunu kaldırıp vurmaya yeltendi ama Lingling’in attığı bir bakışla geri adım attı.
Bir süre dil döktükten sonra çocuk, babasıyla onları görüştürmeye razı oldu; ancak geceyi beklemeleri gerekiyordu. Görünüşe göre babası çok geç saatlere kadar çalışıyordu.
……
Mo Fan, kendisini kötü biri sanan çocuktan duyduğu rahatsızlıkla:
– Böyle veletleri şımartmamak lazım. Aslında bir dayak atsan her şeyi öterdi, neden karizmanı yerle bir ediyorsun ki?
Zhao Menyen, Mo Fan’a laf sokarak tuz biber ekti:
– İnsanların güzel şeylere karşı bir arayışı ve sempatisi vardır; muhtemelen senin çirkin ve vahşi bir tip olduğunu düşünmüştür.
Mo Fan, bu herifin alaylarına aldırmadı. Kendi başına eski surların tepesine tırmandı, görüş açısı geniş bir yer bulup oturdu ve odaklanarak eğitime başladı.
Ne de olsa kısa süre önce Yerel Kutsal Pınar’ın diğer kısmını elde etmişti. Yarısı kullanılmış olsa da, kalan miktarın içerdiği enerji Xia Adası’ndakinden aşağı kalır yanı yoktu.
Görünüşe göre Helan Dağı’nın koruyucuları atalarının vasiyetine her zaman sadık kalmış, orayı diğer klanlardan çok daha iyi muhafaza etmişlerdi.
Gün batımı geldi, her şey alacakaranlığın rengine büründü; bu eski şehir kapısı da dahil. Kasaba gündüzleri biraz hareketliydi; küçük bir pazar yerini andırıyor, gelip geçen araçlar, at tüccarları görülebiliyordu.
Ancak hava kararırken o üç tekerlekli seyyar satıcılar, tezgâh sahipleri, araçlar ve at arabaları toparlandı; herkes evinin yolunu tuttu.
Az önce şehir kapısı civarında oynayan o yaramaz çocuk grubu da büyükleriyle gitmişti. Hava iyice kararırken, duvarı kazıyan çocuğun annesinin gelip onu aldığına dair bir iz yoktu.
Mo Fan ve arkadaşları burayı insanların yaşadığı bir kasaba sanıyorlardı; meğer hava kararır kararmaz herkes gitmişti ve burada gerçekten ikamet eden neredeyse kimse yoktu.
Etrafı dolaştıklarında kasabadaki evlerin neredeyse tamamının boş olduğunu, ev eşyalarının tozlandığını fark ettiler. Meğer o tüccarlar burada yaşamıyor, burayı çevre köy, kasaba ve ilçeler için geçici bir pazar yeri olarak kullanıyorlarmış.
Bir anda, şehir kapısının yanındaki Wangcang kasabası ıssızlaştı. Geriye sadece o duvarı kazıyan çocuk kalmıştı. Gece yarısı olup buz gibi kum fırtınası estiğinde bile onu almaya gelen kimse yoktu.
Mo Fan gözlerini açıp veletin hala orada olduğunu görünce sormadan edemedi:
– Adın ne?
Çocuk cevap verdi:
– Xiao Tai.
Mo Fan devam etti:
– Annen nerede? Hava kararır kararmaz herkes evine gitti, sen burada öylece babanın işten dönmesini mi bekliyorsun?
Çocuk:
– Hı hı, dedi.
Mo Fan sordu:
– Neden burada hiç yerli yok? Sen burada mı yaşıyorsun yoksa başka bir yerde mi?
Çocuk:
– Burada yaşıyorum, dedi.
Mo Fan şöyle dedi:
– Anladım, yani burada sadece sizin aileniz yaşıyor. Gündüzleri iyi, oldukça hareketli ama geceleri burası buz gibi, tekinsiz oluyor. Senin gibi küçücük bir çocuğun burada tek başına kalması gerçekten zor.
Düşününce, bu antik surların bugüne kadar bu kadar sağlam korunmuş olmasının baba ve oğulla çok ilgisi vardı. Yoksa şimdiki insanların yıkıcı arzuları göz önüne alındığında, bu tarihi yapıdan geriye bir tuğla bile kalmazdı.
Çocuk, Mo Fan’ın biraz önce yaptığı eğitime ilgi duymuştu:
– Az önce ne yapıyordun, ödev mi?
Mo Fan bir an düşündü ve:
– Hımm, buna ödev yapmak da denebilir, dedi.
Dokuz yıllık zorunlu büyü eğitimi ve her gün ders çıkışı yapılan meditasyon, aslında ödev yapmak ya da soru bankası çözmekle eşdeğerdi.
Xiao Tai sordu:
– Bana öğretecek kimse yok, sen bana öğretebilir misin?
Mo Fan ciddi bir tavırla:
– Hani ben kötü birine benziyordum? Nasıl kötü birinden bir şeyler öğrenebilirsin ki? dedi.
Xiao Tai cevap verdi:
– Öğrenirim, senin gibi kötülük yapmadığım sürece sorun olmaz. İnsanların iyisi kötüsü olur ama yeteneğin iyisi kötüsü yoktur.
Mo Fan söyleyecek söz bulamadı ama yanındaki birkaç kişinin güldüğünü duydu. Hey küçük dostum, dünya görüşün gerçekten sağlammış.
Mo Fan, çocuğun omzunu sıvazlayarak hevesini ustalıkla kursağında bırakarak:
– Daha çok küçüksün, sana öğretemem. Önce sağlam bir büyü temeli atman lazım. 15 yaşına gelip bedensel şartların uygun olduğunda ilk büyü sistemini uyandırabilirsin. İlk büyü yıldız tozuna sahip olduktan sonra benim gibi eğitim yapabilirsin. Ancak herkes büyücü olamaz. Görünen o ki duvar kazımaktan başka bir şey bilmiyorsun, o yüzden büyücü olma konusunda çok beklentiye girme.
Çocuk avucunu açtı:
– Bahsettiğin yıldız tozu bu mu? dedi. Avucunun üzerinde, uzak bir yıldız sistemindeki sarı ve huzurlu bir yıldız tozunun minyatürü gibi, uçuk sarı renkte bir girdap ışık çizgisi belirdi.
Mo Fan’ın çenesi neredeyse yere düşecekti! Bu velet kaç yaşındaydı ki? En fazla 10. Nasıl olmuştu da şimdiden Toprak Elementi’ni uyandırmıştı??? Kim ona uyandırma taşı vermişti, bu ona kötülük etmekti!!
Uyanışın 15 yaşından sonra yapılmasının nedeni, bunun beyne aşırı zihinsel yük bindirmesiydi. 15 yaş altındaki çocukların beyin gelişimi ve zihinsel dayanıklılığı çok zayıftı; erken bir uyanış sadece zihinlerine zarar verirdi.
Zihinsel hasar bir kez oluştuğunda, ileriki eğitim yolunda sayısız sorun çıkardı; örneğin meditasyona odaklanamama, meditasyon süresinin ciddi şekilde kısalması ve hatta meditasyon sırasında zihinsel sancılar çekmek gibi.
