Karelerin içine adım attığı anda, Karanlıklar Kralı aniden boğuk bir nefes verdi.
O anda, az önce yemyeşil bir çayır gibi görünen satranç alanı dalgalanmaya başladı. Mekanın, hafif bir titremeyle birlikte yayılan dalgalanmaları çıplak gözle görülebiliyordu.
Bir an içinde, açık yeşil çayırın üzerinde soluk bir mavi renk belirdi. Bu renk, sanki üzerine bir filtre eklenmiş gibi çok belirgin değildi ama üzerinde yürüyen Asha’rya, hafif bir soğukluk ve nem hissetti.
Başını aşağı eğen Asha’rya, ne ara girdiğini anlamadığı bir tuz gölünde olduğunu fark etti. Öylesine temiz ve berraktı ki, suyun varlığı neredeyse hissedilmiyordu; göl tabanındaki çakıl taşları, su bitkileri ve renkli kum taneleri net bir şekilde seçilebiliyordu.
Başını kaldırdığında ise gölün üzerinde birkaç küçük tepe belirdi.
Asha’rya, Çin’in pek çok yerini gezmişti ve Guilin’deki o etkileyici manzaralar hafızasına kazınmıştı. Buradaki göl manzarası da tıpkı o meşhur, büyüleyici doğal güzellikler gibiydi; sanki görkemli bir manzara resminin içine adım atmıştı.
Karanlıklar Kralı gülerek konuştu:
– Zarif hanımefendi, kanlar içinde kalınacaksa bile, bu ancak zarif bir savaş alanında olmalı, değil mi?
Bu cümlesini sadece Asha’rya’ya söylemiyordu; gözünde Beyaz Dul da zarif bir hanımefendi sayılırdı.
Beyaz Dul gölün üzerinde yürüyor, o kadar hafif basıyordu ki suyun içine hiç batmıyordu. Suyun yüzeyi hafifçe dalgalanıyordu; bu muhtemelen bacaklarındaki ince tüylerin aşırı hızlı titreşiminden kaynaklanıyordu.
Pek çok özel yaratığın görme yetisi zayıftır, onlar işitmeye güvenirler.
Örümceğin işitme organları ise bacaklarındaydı. Su yüzeyinde asılı kaldığında bacaklarının titreşim frekansı o kadar yüksekti ki, sudaki dalgalanmalar neredeyse görünmez hale geliyordu.
Asha’rya ileri doğru yürürken, Beyaz Dul orada korkutucu bir sessizlikle dikiliyordu.
“Gök Gürültüsü Gölgesi!”
Asha’rya, Gölge elementinde uzmanlaşmış bir büyücüydü. Büyü ile kılıç ustalığını mükemmel bir şekilde birleştirmişti. Süper seviyeye ulaştıktan ve üstün gücünü kazandıktan sonra, “kılıç ve büyü” kavramının ne olduğunu en iyi tanımlayan kişi haline gelmişti!
Uzun kılıcı çapraz şekilde ileriyi gösterdi. Siyah gök gürültüsü abartılı bir hızla doğrudan Beyaz Dul’un üzerine düştü.
Beyaz Dul’un hiçbir tepki belirtisi olmamasına rağmen, yıldırımın çarptığı o anda birkaç adım yana kaydı ve bu ani saldırıdan kusursuz bir şekilde kurtuldu!
“Gölge Örgüsü Kılıcı!”
Kılıç gölgeleri bir mekik gibi gidip geliyordu. O ardı ardına çakan kılıç darbeleri, gölün yüzeyinde uzun süre kapanmayan dümdüz kesikler oluşturuyordu.
Beyaz Dul, bu göz kamaştırıcı kılıç gölgeleri arasında son derece hassas hareket ediyordu. Attığı her adım, yaptığı her manevra kılıç gölgelerinden milimetrik olarak kaçmasını sağlıyordu. Kılıç darbeleri ne kadar yoğun ve hızlı olursa olsun, örümcek her zaman saldırıların kesiştiği o küçük boşlukları buluyor ve mükemmelce sıyrılıyordu.
Bunu gören diğerleri dehşete düşmüştü.
Asha’rya’nın kılıç gölgeleri oldukça güçlüydü; herhangi bir insan aynı durumda olsa çoktan doğranım et parçalarına dönüşmüştü. Oysa Beyaz Dul, gücü Karanlıklar Kralı tarafından %30 oranında kısıtlanmış olmasına rağmen tek bir darbe bile almadan ilerliyordu. Eklem bacakları sanki Asha’rya’nın kılıcının nereden çıkacağını önceden biliyormuş gibi hareket ediyordu…
Asha’rya kısa sürede ter içinde kalmıştı. Yaptığı hareketler sadece gösteriş değildi; her bir kılıç darbesi, Hükümdar seviyesindeki yaratıkların savunmasını kolayca parçalayabilirdi. Daha önce rakibinin “Şövalye”si olan Karanlık Kılıç Ustası ile karşılaştığında, bu Gölge Örgüsü Kılıcı doğrudan bir Karanlık Kılıç Ustası’nı katletmişti!!
Beyaz Dul’un tüm bedeni bembeyazdı; derisi pek de dayanıklı görünmüyordu. Ancak bu kadar yoğun ve hızlı saldırılar bile ona değmiyorsa, bu dövüşün sonucu daha şimdiden belli değil miydi?
Beyaz Dul su üzerinde hafifçe yürürken, bir noktadan sonra havada yürümeye başladı. Asha’rya başta onun görünmez örümcek ağlarını kullanarak havada yürüdüğünü sanmıştı ama keskin kılıç darbeleri havayı yardığında hiçbir şeye rastlamadı. Beyaz Dul hala yüksekteydi ve “zarif” adımlarla Asha’rya’ya doğru yaklaşıyordu.
Yüzü bembeyazdı, üzerinde belirgin damarlar ve uğursuz desenler vardı; gözleri kan kırmızısıydı, dili ise uzun ve sivriydi.
Bu yüz, doğrudan örümceğin kafasının üzerindeydi.
Beyaz Dul devasa bir tür değildi, hatta vücut yapısı olarak insana çok yakındı. En başından beri o gözleri Asha’rya’ya kilitlenmişti; kılıç darbelerinden kaçarken bile gözlerini bir an olsun Asha’rya’nın üzerinden ayırmamıştı.
Beyaz Dul insan diliyle konuştu, sesi hem uğursuz hem de deliceydi:
– Her deri değiştirdiğimde çok ağır bir bedel ödemem gerekiyor. Sanki kendi derimi neşterle yüzüyormuşum gibi… Ama gelecekte senin bu güzel görünüşüne sahip olacaksam, bu acıya katlanmaya değer. Endişelenme, yüzünde tek bir çizik bile açmayacağım. Sonuçta kim kendi güzel yüzünü yaralar ki?
Sözlerini bitirdiğinde, tüyler ürpertici kahkahaları yankılanmaya başladı; ses, kulaklardan silinmeyecek bir tınıyla havada asılı kaldı.
Deri değişimi!
Üstelik Asha’rya’nın derisine sahip olacaktı.
Karanlıklar Kralı’nın neden “zarif bir hanımefendi” dediği şimdi anlaşılıyordu; bu Beyaz Dul da “güzelliğe” aşırı derecede düşkün bir yaratıktı, tek farkı bu güzelliği ele geçirme yöntemiydi!
Muhafız birliğindeki kadınlar da bu sözleri duyunca ürpermişlerdi. Kendi vücudunun ve yüzünün böyle bir canlının üzerinde olacağını hayal etmek bile korkunçtu; ölmeden önce kendilerini parçalamayı tercih ederlerdi.
“Cıyak, cıyak, cıyak, cıyak…”
Beyaz Dul’un kahkahaları, adeta bir iğne gibi kulakların içine giriyor, insanın ensesindeki tüyleri diken diken ediyordu!
Hiçbir ön işaret vermeden saldırıya geçti.
Birçok yaratık, örneğin bir kurt, saldırıya geçmeden önce hafifçe çömelir veya dizlerini bükerdi ancak Beyaz Dul’un hareketlerinde hiçbir ön belirti yoktu.
Buna rağmen ortaya koyduğu hız, hem tuhaf hem de güç doluydu. Hava patlıyor, keskin pençeler üst üste iniyordu. Asha’rya hayatta kalma içgüdüleriyle geri çekiliyor ama o ölümcül pençeler hala boğazına, kalbine, gözlerine ve karnına yöneliyordu.
İnsanlar Beyaz Dul’un saldırılarını neredeyse göremiyordu. Aynı şekilde Asha’rya da inanılmaz bir hız sergiliyor; bazen kuyudaki yansıma gibi dağılıyor, bazen gölge sisi gibi siliniyor, bazen de suya düşen kar tanesi gibi eriyerek pençelerden kurtuluyordu.
Kaos dolu bir andı. Binlerce kez karşı karşıya geldiler; kılıç kıvılcımları çaktı, pençeler havayı yardı. Ancak sonunda Asha’rya, anlık yer değiştirme yeteneğini kullanarak göldeki tepelerden birinin altına çekildi.
Omzunda, bacağında, dirseğinde ve sırtında belirgin kan izleri vardı.
Mo Fan, yaraların çok derin olmadığını görünce rahat bir nefes aldı.
Asha’rya, Beyaz Dul’un pençelerinin zehirli olduğunu çok iyi biliyordu; zehre karşı önlemini çoktan almıştı.
Asha’rya yaralarına göz ucuyla baktı:
– Görünüşe göre gerçek yeteneklerimi göstermem gerekecek.
Yine de katlanılabilir, küçük yaralardı bunlar.
Doğrudan kalbinden vurulup parçalanmaktan çok daha iyiydi.
Gözlerini kapattı; sanki artık düşmanını görmek için gözlerine ihtiyacı yoktu.
O tamamen sakinleşip hareketsizce, bir heykel gibi dikildiğinde, üzerindeki karanlık aura aniden patlayarak siyah bir fırtına gibi etrafa yayıldı!
