Zhang Xiaohou çocukken izlediği bir filmi hatırladı. Maceraya düşkün yedi sekiz genç, aralarında birkaç büyücü de olduğu hâlde, dağların derinliklerindeki bir köye yanlışlıkla girmişti. Filmdeki köy, şu anda bulunduğu yerle neredeyse aynıydı.
O köyün korkunç bir lanete uğradığı söyleniyordu. Erkekler evlenecek kadın bulamıyor, kadınlar çocuk doğuramıyordu. Lanet onlarca yıl devam edince halk çareyi evlerini mühürleyip dağdan göçmekte bulmuştu.
İzlediği şey yalnızca bir filmdi. Yine de çevresindeki ıssız köy, hafızasındaki görüntülerle fazlasıyla benzeşiyordu.
Zhang Xiaohou başını iki yana salladı.
“Saçma sapan şeyler düşünme. Buraya İskelet’i yakalamaya geldin.”
Ortalık sessizleştikçe zihni daha ürkütücü manzaralar kuruyordu. Korkmadığını söyleyemezdi fakat içindeki korkuyu bastırabiliyordu. Sonuçta ne kadar ürkütücü olursa olsun, karşısına çıkacak şeyler hortlaktan ibaretti.
Ansızın köyün dört bir yanından boğuk inlemeler yükseldi.
“Ööö…”
“Aaah…”
“Uuugh…”
Zhang Xiaohou irkilerek çan kulesinde ayağa kalktı. Gergin bakışları karanlığı taradı.
Gece, terk edilmiş bir köy ve insanın tüylerini diken diken eden sesler…
Gökyüzüne baktığında, köyü aydınlatan son ışığın da uçsuz bucaksız kara bulutların arkasına saklandığını gördü. Sanki bütün dünyanın üzerine siyah mürekkep dökülmüştü. Karanlığın içindeki çığlıklar birbirine karışıyor, sayıları giderek artıyordu. Toprağın altından sayısız hortlak çıkıyormuş gibiydi.
Burası artık yalnızca insansız bir köy değildi; hortlakların eğlence yerine dönüşmüştü.
Zhang Xiaohou nefesini tuttu. Çan kulesi köyün en yüksek yapısıydı. Yukarıdan baktığında patikalarda ve yıkık yolların üzerinde ağır ağır ilerleyen gölgeler seçebiliyordu.
Bu yaratıkların gerçekte yavaş olduklarına aldanmıyordu. Henüz canlı bir varlığın kokusunu almamışlardı. Avlarının yerini öğrendiklerinde ne kadar çılgınlaşacaklarını biliyordu.
Hortlaklar… Hem de onlarcası!
Kiminin kolu ya da bacağı yoktu, kimi insana benzeyen çürümüş bir bedenden ibaretti. Bazıları toprağın içinden ancak beline kadar çıkabilmiş, bulunduğu yerde öfkeyle böğürüyordu. Zhang Xiaohou tek bakışta elli altmış kadarını saydı. Köyün çevresinde açlıktan kemikleri çıkmış bir sürü gibi dolaşıyorlardı. Gözlerinde doymak bilmeyen bir açlık ve kan tutkusu vardı.
Şimdi önlerine canlı bir av atılsa birkaç saniye içinde kemikleri bile kalmazdı.
Zhang Xiaohou gerçek bir hortlakla ilk kez karşılaşıyor olsa da askerî eğitim sırasında onlar hakkında ayrıntılı dersler almıştı. Sakinleşip çevresini dikkatle inceledi.
“Demek bu köydeki hortlaklar, Shuishan köyündeki olay ve İskelet gerçekten birbiriyle bağlantılı.”
Alt düzey hortlakların pek zeki olmadığı hemen anlaşılıyordu. Çığlık atıp amaçsızca sokaklarda dolanıyorlardı. Çan kulesinde duran Zhang Xiaohou görüş alanlarının dışında kalıyordu. Dahası, bu yaratıklar gözlerinden çok koku duyularına güvenirdi.
Canlı insanların nefesi onlar için özellikle belirgindi. Bedenin içinden çıkan sıcak, kan kokusuna bulanmış hava en küçük esintide bile hortlakların dikkatini çekebilirdi. Bu nedenle yaratıklar ortaya çıktığı andan beri nefesini tutuyordu.
Eğitim sayesinde iki saatten uzun süre nefes almadan dayanabilirdi. Yine de bütün hortlakların böylesine aptal olmadığını biliyordu. Savaşçı seviyesine ulaşan bir hortlak, hem çok daha zeki hem de korkunç derecede güçlü olurdu.
İskelet ise hâlâ ortada yoktu.
Zhang Xiaohou gözlerini kıstı ve dikkatini çevredeki rüzgâra verdi. Yaklaşık bir kilometrelik alanda hareket eden bitkilerin, hayvanların, insanların ve yaratıkların oluşturduğu hava akımlarını hissedebilirdi. Dalgalanmanın biçiminden, hareket eden şeyin ne olduğunu da büyük ölçüde anlayabiliyordu.
Köy otuz haneden bile küçüktü. Evlerin hepsi harabeye dönmüş, bazıları çökmek üzereydi. Gecenin karanlığında hiçbir pencereden ışık sızmıyordu.
İskelet evlerin içinde olmayabilirdi. Belki de altlarında gizli odalar veya tüneller vardı. Kara Vatikan’ın siyah giysili rahiplerinden biri olarak izini saklaması gerekiyordu. Dağların arasındaki bu terk edilmiş köy bile yeterince güvenli sayılmazdı. Gerçekten gizlenmek istiyorsa yerin altına inmesi çok daha mantıklıydı.
Gece ortaya çıkan hortlaklar da onun bekçileri olmalıydı. Köye yaklaşan sıradan bir canlı, daha İskelet’e ulaşamadan parçalanırdı.
Zhang Xiaohou hedefinin nerede olduğunu ve burada ne yaptığını öğrenmek istiyordu. Shuishan’ın da bir gün bu köye dönüşebileceğini düşündükçe dişlerini sıkıyor, Kara Vatikan’a duyduğu nefret büyüyordu.
Bo Şehri hâlâ yaşadığı felaketin yaralarını saramamıştı. Buna rağmen Kara Vatikan durmamış, başka insanların hayatlarını mahvetmeye devam etmişti. Zhang Xiaohou şimdilik hortlak saldırısına uğrayan iki köy biliyordu. Dağların arasında aynı kaderi paylaşan daha kaç köy vardı?
Zaman ağır ağır geçti. Zhang Xiaohou bulunduğu yerden inmeye cesaret edemiyordu. Yüksekteyken nefesini gökyüzüne doğru verebiliyor, aşağıdaki hortlakların koku duyusundan saklanabiliyordu.
Gece boyunca gözlerini bir an bile kapatmadı. Nefesini tutabildiği kadar tutuyor, dayanamayınca başını yukarı kaldırıp soluk alıyor ve yeniden beklemeye başlıyordu.
Saat beşe doğru doğu ufku ağardı. Dağların arasından horoz sesleri duyulunca köyde bir hareketlilik başladı. Bütün gece amaçsızca dolaşıp bağıran hortlaklar birer birer toprağın altına döndü.
“Alt düzey hortlaklar gerçekten akılsızmış.”
Bir süre daha bekledi. Sabah güneşi köyün üzerine düştüğünde gecenin kasveti dağıldı. İlk ışık yüzüne değdiği anda Zhang Xiaohou derin bir nefes aldı. Sanki yeniden hayata dönmüştü.
Rüzgâr büyüsüyle buradan kaçması zor değildi. Fakat ipucunu kaybetmek istemiyordu. İskelet bu köydeydi; sonsuza kadar saklanamayacaktı.
Tam o sırada eski evlerden birinin ahşap kapısı gıcırdayarak açıldı.
Ölü sessizliğin içinde ses bıçak kadar keskindi.
Zhang Xiaohou sesin geldiği yöne döndü. Gözlerindeki bekleyiş yerini sert bir parıltıya bıraktı.
“Sonunda seni buldum, İskelet.”
