39. Bölüm — Uyanış

Güneş doğudan yükselirken Mo Fan, şafak ışığı ve geride kalmış hafif bir kokuyla uyandı. Yanındaki narin bedeni kollarına alıp biraz daha oyalanmak istedi ama yastığın boş olduğunu fark etti.

Tanrıça sabah mesaisine gitmişti.

Mo Fan, içinde kalan hevesle yeniden uykuya daldı. Öğlen olmadan kalkmanın ne anlamı vardı?

Güneş tepeye geldiğinde kapı hafifçe çalındı. Birkaç genç hizmetçi içeri girip kesilmiş kavun ve üzümlerin ardından kızarmış Yunan eti, özel zeytinyağı sosu ve Mo Fan’ın tanımadığı çiğ sebzeler getirdi.

Mo Fan sofraya bakıp Zinzia’nın her gün bunlarla mı beslendiğini düşündü. İnci Enstitüsü’nün çevresindeki küçük lokantalar bile bundan renkliydi. Meyveyle şarap güzeldi ama gerisi tatsızdı. Zinzia’nın son zamanlarda zayıflamasına şaşmamalıydı. Ülkeden iyi bir aşçı göndermeyi ciddi ciddi aklına koydu.

On altı, on yedi yaşlarında, mağrur bakışlı bir stajyer hizmetçi ondan yemek yemeden önce giyinmesini istedi. Belli ki buraya görgü kazanması için gönderilmiş nüfuzlu bir ailenin kızıydı.

Mo Fan onu duymazdan geldi. Burası Zinzia’nın odasıysa kendi odası da sayılırdı.

Genç kız öfkelenip çıkmak üzereyken Mo Fan, Sahra’dan getirdiği tozlu giysileri kucağına bıraktı.

“Şunları da yıka.”

Kız gözlerini kocaman açtı. “Benden ne yapmamı istedin?”

“Giysilerimi yıka. Yapmayacaksan bundan sonra Tanrıça Salonu’nda hizmet edemezsin.”

Kız onun ne hakla böyle konuştuğunu soracak oldu. Mo Fan tek kelime daha ederse tapınakta da kalamayacağını söyleyince öteki hizmetçiler seslerini çıkarmadı. Tanrıça’nın sevgilisinin huysuz olduğunu, bir zamanlar tapınağı kana buladığını duymuşlardı.

Genç kız sonunda dişlerini sıkıp çamaşırları götürdü. Mo Fan da kendisine yüz buruşturmaya kalkışan bu küçük hanıma haddini bildirmiş olmanın keyfiyle güldü.

Yemekten sonra tapınakta dolaşmaya çıktı. Zinzia’nın işi ne zaman bitecekti bilinmezdi ama buraya kadar gelmişken onunla birkaç gün geçirmek istiyordu.

Denize bakan ormanlık bir yamaca ulaştı. Mor bulut çiçekleri, parıldayan denizle birlikte rüzgârda salınıyordu. Boyalı taşlardan bir yol, yamacın ucundaki beyaz yapıya uzanıyordu.

Nedenini bilmeden oraya çekildi. Kapıyı açacağı sırada arkasından Zinzia’nın neşeli sesi geldi.

Zinzia koluna girip sordu: “Mo Fan abi, hissettin mi?”

“Neyi?”

“İçeridekini. Belki bir şey seni buraya çağırmıştır. Onu çok uzun zamandır görmedin.”

Mo Fan içeride kimin olduğunu sorduysa da Zinzia yalnızca kapıyı işaret etti.

Yapının içinde nöbet tutan şövalye Tanrıça’yı görünce çekildi. Salon küçük bir kiliseyi andırıyordu. Ortada, Yijisha’nın bir zamanlar yattığına benzeyen kristal bir tabut vardı.

Mo Fan tabuttaki kişiyi görünce donakaldı.

Bu, Gri Kartal’ın genç efendisi Wang Xiaoyun’du.

“O Song Şehri’nde değil miydi?”

Zinzia onu ziyaret ettiğini anlattı. Tapınağın Beyaz Büyü alanındaki son gelişmeleri sayesinde Wang Xiaoyun’u uyandırma ihtimali doğmuştu; bu yüzden onu buraya getirmişti.

Mo Fan, Zinzia’nın bunca yıl sonra bile onu unutmadığını görünce duygulandı. Wang Xiaoyun ile Gri Kartal’ın öyküsü Song Şehri’nde hâlâ anlatılıyordu. Zinzia hem şehre mutlu bir son vermek hem de ölen Gri Kartal’ın son arzusunu yerine getirmek istiyordu.

Gencin bedeni iyileşmiş, bütün işlevleri normale dönmüştü. Fakat bilinci hâlâ kaosun içinde kayıptı. Ruhla zihni yeniden kurabilecek tanrısal bir nesne bulunursa uyanma ümidi vardı.

Zinzia böyle bir nesneye yalnızca eski hikâyelerde rastlamıştı; kimse biçimini tarif edemiyordu.

Mo Fan’ın aklına Tanrısal Beyin’in verdiği tomurcuk geldi.

Belki bu yaşam fidanı yeni bir Tanrısal Beyin yetiştirmek için değil, insanın sönmüş bilincini diriltmek içindi. Wang Xiaoyun’un bedeni canlıydı fakat lanet, ruhunu kurak bir çöle çevirmişti. Bu fidan o çölde bir vaha doğurabilir miydi?

Mo Fan tomurcuğu çıkarıp doğrudan gencin alnına koydu.

Zinzia ona bakakaldı. Tanrısal bir nesneyle tedavi böyle, insanın alnına fidan diker gibi yapılmazdı. Tomurcuğu eline alıp avuçlarında nazikçe besledi.

Yeşil ışık iplikleri filizden yayılmaya başladı. Zinzia, içindeki muazzam yaşam kaynağını hissedince avucunu Wang Xiaoyun’un alnına koydu. Şifa, Ruh, Kutsama ve Bitki büyülerini birleştirerek onun sessiz ruh çölüne hayat aşıladı.

Yumuşak ışık kafatasına çiy gibi sızdı. Mo Fan, gencin zihninde bir ruh çiçeğinin açıldığını görür gibi oldu. Çiçeğin incecik lifleri sinirler hâlinde uzanıp boşlukları yaşamla doldurdu.

Liflerden biri gözlerine ulaştı.

Wang Xiaoyun’un gözkapakları titredi ve yıllardır uyuyan berrak gözleri ağır ağır açıldı. Önce şaşkınlık, ardından o eski saf ifade geri döndü.

“Mo Fan… Mo Fan abi?”

Mo Fan sevinçle ona sarıldı. “Sonunda uyandın, seni sersem!”

Wang Xiaoyun hemen herkesi sormaya başladı. Salgın bitmiş miydi? Totem Kara Yılanı nasıldı? Küçük Gri geri dönmüş müydü?

Mo Fan’ın yüzündeki sevinç dondu. Wang Xiaoyun’un dünyasında yalnızca kısa bir baygınlık geçmişti. Uyandığında yılların geride kaldığını, insanların ve hayatların değiştiğini bilmiyordu.

Nereden başlayacağını bilemeyince Zinzia sözü devraldı. Song Şehri’nin kurtulduğunu, Beyaz Büyülü Kartal felaketinin sona erdiğini, suçluların cezalandırıldığını ve Totem Kara Yılanı’nın iyi olduğunu sabırla anlattı.

Yalnızca Gri Kartal’ın gerçeğini sözle anlatmak zordu.

Mo Fan, Wang Xiaoyun’u ayağa kaldırdı. “Söylememiz yetmeyecek. Gel, sana göstereyim.”

Bu kez içindeki ağırlık büyüsüne de ciddiyet vermiş olacak ki açtığı uzay kapısı kusursuz biçimde Song Şehri’ndeki bir meydana çıktı.

Wang Xiaoyun hayatında görmediği bu kudretli büyü karşısında şaşkındı. Fakat kapıdan geçip meydana vardığında bütün soruları sustu.

Şehrin en işlek yerinde, şafak ışığında kanatlarını açmış bir Gri Kartal heykeli yükseliyordu. Etrafında özel bir koruma bile yoktu; beş altı yaşındaki çocuklar üzerine tırmanmış, kahkahalarla oynuyordu.

Wang Xiaoyun heykele bakarken gözyaşlarını tutamadı. Koluyla yüzünü silip çaresizce kendini teselli etti:

“Ne güzel… Küçük Gri ölmemiş. Bu şehirdeki herkesin kalbinde yaşamaya devam ediyor.”