Tıpkı devasa ve simsiyah bir şelale gibi, on binlerce canlının ruhunu yutabilecek bir girdap… Ancak o aç, şeytani pençeler, Mo Fan’ın ruhuna sımsıkı tutunmuş; onu, içinde bulunduğu bu ıstırap kazanının bir parçası yapabilmek için sabırsızlık ve çılgınca bir heyecanla çekiştiriyorlardı!
Aşağıya atılan bir bakış, insanın ruhunu bedeninden ayırmaya yetiyordu. Mo Fan hayatında ilk kez, gerçeğe doğrudan bakma cesaretini yitirdiğini hissetti. Dünyaya ait son bir kırıntı taşıyan gözleri, bu keşmekeşle dolu dünyaya, uğrunda canını vermeye hazır olduğu o insanlara bir kez daha, son bir kez daha bakabilmek için yalvarıyordu…
İnsan, uğrunda canını verebileceği şeyleri hep kalbinin derinliklerine gömer, o büyük veda için tüm hazırlıklarını yapardı ama ölümle burun buruna gelindiğinde, vedalaşmak meğer ne kadar zormuş.
Nihayet, renklerin görülebildiği o son görüş de yitip gitti…
Diğer gözüyle de artık hiçbir şey göremiyordu.
Artık yaşam enerjisiyle dolu bir bedeni yoktu, saf bir ruha da sahip olmayacaktı. Karşı karşıya olduğu şey, sonsuza dek huzurun uğramadığı, uyuşmuş ve leş gibi kokan bir boyuttu!
Derine batıyordu.
Batmaya devam ediyordu.
Tıpkı soğuk ve pis kokulu bir gölün, nefes borusunu tıkaması, kalbini dondurması ve damarlarını tıkaması gibiydi. Muhtemelen sadece bir ruhtan ibaret kalmanın hissi buydu; ölüm gerçekleşmişti ama o hâlâ oradaydı.
Karanlık dehlizlerdeyken, bazı insanların söylediklerini duymuştu: İnsan, ilk kez cehenneme düştüğünde sürekli aşağı batar ve farklı felaket katmanlarından geçerdi. Her katmanın “manzarası” farklı olsa da, yaşattığı işkence ve çöküş aynıydı. Her ne zaman dayanma gücünün sınırına geldiğini ve artık bitmesi gerektiğini düşünsen, aşağıda daha fazlası beklerdi…
Mo Fan gözlerini kapattı.
Kendi kendine telkinde bulunarak, gelecek olana karşı biraz olsun cesaret toplamaya çalışıyordu.
Fakat aniden zihninde geçmişe dair sayısız görüntü belirdi; o sıcak, o huzurlu, o hafızalara kazınmış, sevinçten gözyaşı döktüren anlar…
Tıpkı bir hafıza kağıdı gibi…
Acımasızca bir parçalayıcının dişlilerine sıkışmış gibiydi.
Unutuş!!
Unutuyordu!!!
Mo Fan aniden gözlerini açtı, içgüdüsel olarak çırpınmaya başladı!
Karanlık cehennem her şeyini alabilirdi; capcanlı bir insanı uyuşmuş bir iskelete dönüştürebilir, onu hiçliğe ve merhametsiz bir iblise çevirebilirdi ama anılarını alamazdı…
Kimseyi unutmak istemiyordu.
Onlarla geçirdiği her bir anın bıraktığı o eşsiz izleri asla kaybetmek istemiyordu.
Tek bir yalvarışı vardı!
Mo Fan her türlü cehennem işkencesine dayanabileceğini sanıyordu ama daha ilk aşamada tamamen çökmüştü!
Bu sadece başlangıçtı, önünde daha yüzlerce, binlerce yıllık o karanlık ve sonsuz zaman vardı. Eğer elindeki o değerli anılar, yaralarını saran o gülümsemeler olmazsa, kendine ait hatıraları yitirirse, o korkunç ve ışıksız yılları nasıl atlatabilirdi ki?!
Mo Fan, boğulan biri gibi çılgınca çırpınmaya başladı.
Sakin kalması mümkün değildi.
Demek bu kadar korkakmış.
Güzelliklerin zihninden silinip gitmesi bile katlanılamaz bir acıydı.
Yukarıya yüzmek istiyordu ama ne kadar çabalarsa çabalasın, sabit bir hızla aşağı batıyordu. Korkunç ve ürkütücü yüzler görüş alanına giriyor, keskin kahkahalar zihnini dolduruyordu…
Mo Fan öfkelenmeye başladı; kendisine alay eden bu varlıklara yumruklarını savurdu.
O varlıklar hızla uzaklaşıyor ama kısa süre sonra geri dönüp Mo Fan ile alay etmeye devam ediyorlardı.
Mo Fan çaresizlik ve acı hissetmeye başladı. Değer verdiği her şeyi, neden yaşadığını, hatta kim olduğunu unutmaya başlıyordu…
Sonunda, takatten düştü.
Gözlerini kapattı ve çamurlu bir göle düşen kirli bir kum tanesi gibi yavaşça aşağı süzüldü.
“Güm.”
Bir şey sırtına çarptı.
Mo Fan ilk cehennem katmanının dibine ulaştığını fark etti. Şaşkınlıkla etrafına bakındı; yüzünde ne bir öfke ne de bir neşe kalmıştı. İçinde bir yerlerde küçük bir sitem kırıntısı olsa da, artık neden sitem ettiğini bile hatırlamıyordu; geriye sadece o yürek burkan acı kalmıştı…
Hâlâ uçurumun çamurunda mıydı?
Peki ama neden artık batmıyordu?
Mo Fan büyük bir şaşkınlık içindeyken, aniden sırtındaki şeyin onu yukarı doğru ittiğini hissetti.
Bedeni yükselmeye başlamıştı. Daha önce nasıl çırpınırsa çırpınsın hep aşağı çekiliyordu, ama şimdi bir şeye çarpmıştı ve o şey onu yukarı kaldırıyordu.
Mo Fan dönemiyordu, sadece başını büyük bir çabayla sırtına doğru çevirmeye çalıştı. Kendisini taşıyanın ne olduğunu, onu yukarı çıkaracak kadar güçlü olan o kuvveti görmek istiyordu…
Bir el!
Mo Fan bir el gördü!
O elin sahibi, uçurumun çamuru yüzünden neredeyse tamamen çürümüştü ama hâlâ onu tek eliyle taşıyordu.
Tek bir eli vardı; diğeri kopmuştu.
Mo Fan’ın zihni uğuldadı. İnsan dünyasındaki son anlarında, savaşırken bir kolunu kaybeden birini gördüğünü belli belirsiz hatırladı ama ismini bir türlü çıkaramıyordu.
“Cehenneme gidip gitmeyeceğine ben karar veririm!”
“Cehennemin Karanlık Yargıcı benim!!!”
Bu çürümüş varlık kükredi. Gözleri, bu cehennem derinliklerinde ışık saçan tek şeydi. Yüzü yoktu, geriye sadece kurumuş kemikler kalmıştı; sırtında ise artık tüyleri olmayan, kırılmış kanat kemikleri duruyordu.
Onu taşıyor, sürekli yukarı, daha da yukarı itiyordu…
Cehennemin derinliklerindeki her şey aşağı düşerken, sadece bu kişi onu yukarı doğru itiyordu!!
“Öğğğğğğğğ!!!!!”
O ürkütücü iblisler Mo Fan’ın gitmesine izin vermek istemiyor, sürü halinde üzerine çullanıp, bu kişinin çürümüş bedeninden et parçaları koparıyor, hatta kemiklerini kemiriyorlardı!
“Defolun buradan!!!”
O kişi kükredi. Tek eliyle Mo Fan’ı desteklemeye devam ederek, “su yüzeyine” doğru büyük bir çabayla yüzdü. Ancak bu düşmüş meleği kemiren iblislerin sayısı gittikçe artıyordu. Acımasız karanlık cehennemde, yüksek soydan bir varlıktan bir ısırık alabilme fırsatı nadirdi ve bu şansı kaçırmak istemiyorlardı.
Uçsuz bucaksız uçurum çamurunda, tek kollu bir adam, henüz çürümemiş bir ruhu taşıyor; üzerine yapışmış sayısız ruh emici iblisle birlikte yavaş yavaş yukarı, uçurumun ağzına doğru ilerliyordu…
“Mu Bai…” dedi Mo Fan sonunda. O kişinin kim olduğunu hatırlamıştı.
“Benim gerçek yüzüm bu, ruhum çoktan çürüyüp gitti,” dedi Mu Bai başını kaldırarak. O beyaz tenli, yakışıklı yüzü çoktan yok olmuştu; geriye sadece beş duyu organını bile taşıyamayan kemiklerden bir yüz kalmıştı.
“Bunların hepsini sen de yaşadın mı…” diye sordu Mo Fan.
Mu Bai cevap vermedi, sadece o eliyle Mo Fan’ı uçurumun ağzından dışarı itmek için son bir gayret gösterdi.
İnsan dünyası artık çok yakındı, buradaki çekim gücü en yüksek seviyedeydi.
“Seni gerçekten yaşatamadığımız için bizim hatamız,” dedi Mo Fan, sesi düğümlenerek.
“O zaman, benim yerime de güzel yaşa!”
