Sahra Kırmızı Kum Vadisi
Güneşe bakan taraftaki dik ve uzun kum vadisi, bir akrebin kızıla çalan rengini andırıyordu; bu görkemli renkler, çöle ayrı bir gizem katıyordu.
Işığın arkasında kalan diğer taraf ise adeta boşluktan ibaret bir bölgeydi. Kum sırtı, kırmızı kum tepeleri ile siyah kum vadisini iki ayrı dünyaya bölen mükemmel bir sınır çizgisi oluşturuyordu.
Siyah kum vadisinin içinde, esmer tenli bir kadın; üzerinde parlak bir baş örtüsü ve altın rengi ipek bir kıyafetle, loş dünyadan çıkıp kum sırtının üzerine, güneşe doğru yürüdü.
Işık bedenine vurduğunda, üzerinde sarılı olan çölün kötü ruhları bir anda duman olup dağıldı. Sert rüzgâr kadının üzerine çarparak altın rengi ipek kıyafetini havalandırdı ve dik, zarif siluetini belirginleştirdi.
“Puf, puf, puf…” Gökyüzünden beyaz bir papağan bu esmer tenli kadına doğru uçtu. Kadın hafifçe kolunu kaldırdı ve papağanın üzerine konmasına izin verdi.
“Öldü, Kutsal Gölge öldü! Birisi Kutsal Gölge’yi öldürdü, birisi Kutsal Gölge’yi öldürdü! Bağışlanamaz, korkunç bir günah!” Papağan bu cümleyi durmaksızın tekrarlıyordu.
Esmer tenli kadın, “Düşmüş melek mi?” diye sordu.
“Hayır, hayır, hayır! Öldü, Kutsal Gölge öldü, birisi Kutsal Gölge’yi öldürdü! Bağışlanamaz, korkunç bir günah!” diye devam etti papağan.
Esmer tenli kadın papağana, “Sahra’nın kötü ruhları öldü, kısa sürede kumdan kaleleri tekrar ayaklandıramayacaklar. Ancak onlar sadece birer gözcüydü; Sahra’nın derinliklerinde, insan topraklarını gözleyen bir hükümdar var ve önümüzdeki birkaç on yıl içinde mutlaka harekete geçecektir… Bunları Tehlike Güncesi’ne not et ve Melek Görevi belgelerine işle,” dedi.
Papağan, kadının sözlerini derhal tekrarladı.
“Pekâlâ, şimdi önümüzdeki meseleyi çözelim. Ölen Kutsal Gölge’nin adı ne?” diye sordu esmer kadın.
“Kutsal Gölge Ke Ye.”
Esmer kadın, “Bunu onlar yapmadıysa, Kutsal Gölge’yi öldürmeye cüret edecek başka kim var? Ke Ye’nin daha önce yürüttüğü vakaları bana devredin. Kutsal Şehir’e döndüğümde bu meseleyi bizzat araştıracağım,” dedi.
“Vay!! Vay!! Arkanda… arkanda… çok korkunç!!!” Papağan birden korkuyla kanatlarını çırptı ve neredeyse kumlara düşüyordu.
Esmer tenli kadın yavaşça arkasına döndü. Bakışlarını, biri siyah diğeri kırmızı olan kum tepelerine çevirdi. Uçsuz bucaksız, devasa kum tepelerinin en uzak ucunda, yavaş yavaş bir iblis silueti belirdi. O siluet, kırmızı kum fırtınasına basarak ilerliyordu; gözleri, çılgınca dönen kum kasırgasının içinde parlıyordu. Uzaktan bakıldığında bile mavi şimşekler çakıyormuşçasına bir dehşet veriyordu.
Papağan korkudan saçmalarken, esmer tenli kadın kum sırtının üzerinde en ufak bir korku belirtisi göstermeden dimdik duruyordu.
“Görünüşe göre Kutsal Şehir’e dönüşümüzü biraz erteleyeceğiz. Sahra’nın efendisi, niyetlerini dış dünyaya anlatmamı istemiyor,” dedi esmer kadın.
“Korkunç! Korkunç!”
…
…
Kutsal Şehir
Issız Otluk Avlusu
Başını kaldırıp güzel gece gökyüzüne baktı.
Mo Fan, dış dünyayı biraz özlemeye başlamıştı. Özellikle kalbinde birini düşünüyordu; şu an nasıl olduğunu merak ediyordu.
Bo Şehri bir dağ şehriydi; şehir ışıklarının kirliliğinin olmadığı bir yerde gece gökyüzüne bakıldığında, yıldızların o en güzel hali gözler önüne serilirdi. Elmas gibi parıldayan yıldızlar o kadar sık ve elini uzatsa dokunacakmış kadar yakın görünürdü.
Mo Fan’ın özgürlüğü kısıtlanmıştı.
Ardından neredeyse her şeyi kısıtlandı.
Şu an kimseyle görüşemiyordu; en çalışkan paket servisçisi Zu Xiangtian’ı bile göremiyordu.
Kutsal Şehir’in getirdiği baskıyla birlikte Mo Fan, yalnızlığın tadını almaya başlamıştı.
Günler geçtikçe Kutsal Şehir de ona bir mezar kazıyordu. Belki de kendisi biraz fazla “ağırlıklı” olduğundan, onu tamamen içine alacak ve taş kapağını huzurla kapatabilecekleri kadar büyük bir mezar kazmaları gerekiyordu.
Aslında Mo Fan korkmuyordu.
Zaten bir yıl boyunca Karanlık Düzlem’de yürümüştü; oranın havasına bile neredeyse alışmıştı.
O sadece bazı insanları özlüyordu. Ne zaman düşünse, birçok insanın yüzü gözlerinin önüne geliyordu. İnsan bu duruma geldikçe, yaşamını öylece boşa harcayamayacağını anlıyordu.
“Mo Fan, mahkemeye çık,” diye bağırdı Kutsal Gölge Brook.
Brook neredeyse yirmi dört saat boyunca Issız Otluk Avlusu’nda nöbet tutuyordu. Mo Fan onun siluetini hiç göremiyordu ama avluda olduğunu, her hareketini izlediğini biliyordu. Bir kez hapşırsa bile bunu Başmelek Mikail’e rapor edecekti.
Mikail hiç ortaya çıkmamıştı; şimdiye kadar Mo Fan, Mikail’i henüz görmemişti.
Oysa yaşamıyla en çok ilgilenen kişi Mikail’di. Mo Fan, tüm bunların arkasındaki asıl ismin Mikail olduğundan şüphelenmeye başlamıştı bile!
Mo Fan, “Takım elbise giymem gerekiyor mu?” diye sordu.
Brook, Mo Fan’ı bir süre süzdükten sonra, “Keyfin bilir. Kendin giyersen, ceset hazırlayıcısının işini biraz azaltmış olursun,” dedi.
Mo Fan, “Mahkemeye yargılanmaya gidiyorum, darağacına değil,” diye cevap verdi.
Brook bu sırada kahkaha attı, eski bir tütüncünün sarı dişlerini sergileyerek, “Ne farkı var ki? Ölüm vaktinin yaklaştığını kendin de biliyorsun. Kutsal Şehir ile ters düşen kimse canlı çıkamadı,” dedi.
Mo Fan, “Bence asıl Kutsal Şehir benimle ters düşüyor,” dedi.
“Devriye Meleği’ni öldürdün. Hangi gerekçeyle olursa olsun, hayatta kalamazsın. Bir düşün bakalım; Devriye Melekleri dünyayı yönetir, onlar bu dünyadaki en üstün, bencil olmayan ve korkusuz kişilerdir. Eğer bir Devriye Meleği’ni öldüren kişi bu dünyada yaşamaya devam edebilseydi, Kutsal Şehir ne olurdu?”
“Kutsal Şehir binlerce yıldır insanlığın devamı için çabalıyor. Bugün büyü dünyası bu kadar parlaksa, sizler şehirlerde canavarlar tarafından yenmeden huzur içinde yaşayabiliyorsanız, hepsi Kutsal Şehir ve onun yasaları sayesindedir.”
“Kutsal Şehir yasalarını çiğnemeye cüret ediyorsan, bu insanlığın binlerce yıllık büyü medeniyetini yıkmak, beş büyük kıtanın Büyü Dernekleri’ne karşı gelmek ve tüm insanlığın karşısında durmak değil de nedir?”
Brook bir çırpıda çok şey söylemişti; sözlerinde Kutsal Şehir personeli olmanın gururu ve kibri vardı.
Mo Fan, “O zaman ne yapmalıydım? Ya senin başına gelseydi? Mesela bir Devriye Meleği sana tuzak kurup seni öldürmek istese, üstelik seni saldırmaya zorlamak için masumları öldürse?” diye sordu.
Brook, ders verir gibi bir tonda, “Çok basit. Sarial’ı öldürmemeliydin. En alçak yöntemleri kullansa bile onun yaşamasını sağlamalıydın. Adaletsizliğe uğrasan bile onun canını bağışlamalıydın. Onu büyük Mikail’in insafına teslim etmeliydin. Diğer melekleri öldürme yetkisi sadece Mikail’de var; sende yok, dünyadaki hiç kimsede yok. Sadece Mikail’de, anladın mı?” dedi.
Mo Fan ise sadece güldü.
İşin sonu yine Mikail’e çıkıyordu demek!
Sefil herif.
