Versatile Mage 2760: Deniz Canavarıyla Ağız Dalaşı

Versatile Mage 2760: Deniz Canavarıyla Ağız Dalaşı

Mo Fan içten içe şaşkına dönmüştü.

Bu ahtapot…

Anasının nikâhına, konuşabiliyor muydu??
İnsan dilinden mi anlıyordu??
Hayır, hayır.

Bu bir tür zihinsel iletişimdi; kulaklarıyla herhangi bir ses duymuyordu. Bu “Koca Yumrulu Ahtapot Kral”, düşüncelerini doğrudan Mo Fan’ın zihnine aktarıyordu.

Mo Fan, parmağıyla Koca Yumrulu Ahtapot Kral’ı işaret ederek şöyle dedi:
– Cesaretin varsa içeri gir, seni gebertmezsem ne olayım! Bizim ülkede ‘ahtapot ızgara’ diye bir yemek vardır; üstüne biraz salata, biraz barbekü sosu gezdirirsin, ne kadar taze olursa o kadar iyi olur. İçeri girdiğin an seni diri diri ızgara yapacağım!

Ahtapot Kral gürledi:
– Küçük insan, cesaretin haddini aştı… Sen… Sen bana dışarı çık! Adamlarıma çekilmelerini emredeceğim, seni kendi ellerimle parçalayacağım.

Mo Fan söylenmeye devam etti:
– Beni aptal mı sandın? Madem yüreğin var, sen gir içeri. Arkadaşlarımın kenara çekilmesini söyleyeceğim, seni kendi ellerimle doğrayacağım. Adamlarının çokluğuna güvenmekle deniz canavarı hükümdarı mı olunur? Dünyanın efendisi olduğunuzu, ‘Deniz Tanrısı Soyu’ olduğunuzu, her şeyden üstün olduğunuzu iddia etmiyor muydunuz? Hahaha, tanrı soyu dediğin böyle pısırık mı olur? Bire bir dövüşün ne demek olduğunu biliyor musun? Biz insanlar arasında bir anlaşmazlık olduğunda, racon gereği teke tek dövüşürüz. Başkası karışmaz, karışan olursa kendi ırkı tarafından hor görülür, insan içine çıkamaz. Sizin gibi pis, aşağılık deniz canavarlarında böyle medeni ve yüce bir dövüş tarzı var mı?? Aşağılık canlı, aşağılık canlıdır işte; dövüşmek nedir, sanat nedir, büyücü ruhu nedir, gram anlamazsınız!

Mo Fan’ın hakaretleri karşısında küplere binen Ahtapot Kral, vantuzlu kollarını öfkeyle hazine şişesinin duvarlarına vuruyordu. Lakin şişe o kadar sağlamdı ki hiçbir şey yapamıyordu; yapabilseydi kesinlikle Mo Fan’ın ağzını yırtardı!

Yan tarafta Jiang Yu, şaşkınlık içinde Mo Fan’ı izliyordu.

Gece Rakşası da öyleydi; küçük çenesi aşağı düşmüş, sevimli kedi dişleri ve dili görünür hale gelmişti.

Jiang Yu ve Gece Rakşası, Mo Fan’a hayran kalmışlardı.

Akademi zamanında tek başına koca bir milli takımı dize getirmesi neyse de, burada nasıl koskoca bir deniz canavarı hükümdarıyla ağız dalaşına girebiliyordu?

Daha da inanılmaz olanı, o deniz canavarı hükümdarı gerçekten de gaza gelmiş, çılgın gibi şişenin ağzına doğru atılmıştı.

Şişenin ağzı aslında oldukça dardı, sanki sınırlı bir vadi girişi gibiydi. Burası zaten çoktan Organ Avcısı canavarlar ve Şeytan Balıklarıyla dolmuştu; üst üste o kadar yığılmışlardı ki aralarında iğne atacak yer yoktu, adeta bir canavar dağına dönüşmüşlerdi.

Koca Yumrulu Ahtapot Kral, “el ve kollarını” kullanarak, vantuzlarının korkunç gücüyle o Organ Avcılarını ve Şeytan Balıklarını kenara itti, bu canavar yığını arasından kendine zorla bir yol açtı ve öfkeden kudurmuş bir halde şişenin ağzından içeri daldı.

Şişenin ağzı aslında sanıldığı kadar da küçük değildi, ne de olsa Mavi Nehir Gümüş Vadi Şehri’ni içine alabilecek devasa bir şişeydi. Ahtapot Kral, orada nöbet tutan üç Saray Başbüyücüsünü hiç umursamadan içeri daldı ve doğrudan şehir meydanının merkezindeki Mo Fan’a doğru saldırdı.

Pang Lai haykırdı:
– Dikkat et, bu bir hükümdar!

Böylesine güçlü bir düşmana karşı birkaç kişinin birlikte hareket etmesi gerekiyordu; dört muhafız büyücüsü de zaten hazırlıklarını yapmıştı.

Pang Lai’nin yanındaki bu dört muhafızın (Doğu, Batı, Güney, Kuzey) gücü oldukça üst düzeydi; her biri dört elementte uzmanlaşmış seçkin birer İleri Seviye büyücüydü. Böylesine güçlü bir hükümdar seviyesiyle başa çıkacak yöntemleri vardı.

Ancak Ahtapot Kral’ın bu dört insan uzmanla dövüşmeye hiç niyeti yoktu; doğrudan şehrin merkezine doğru atıldı.

Kuzey Muhafızı:
– Onu durdurun, arkamıza geçmesine izin vermeyin!

– Yosun Deniz Perisi ve onun Derin Deniz Kertenkele Ejderhası ordusu da geliyor!

– Şu kırmızı renkli, mavi kafalı Organ Avcısı hükümdarına dikkat edin!

Pang Lai kaşlarını çattı; dört muhafızın yetişemediği belliydi, bu durumda Koca Yumrulu Ahtapot Kral’ı bizzat kendisi durdurmak zorunda kalacaktı.

Mo Fan aniden bağırdı:
– Yaşlı Pang, bu herif bende, doğrudan bana geliyor.

Ye Mei’nin sesi şişenin tabanından yankılandı:
– Şimdi şaka yapmanın sırası mı? Siz iki genç saklanın ve kaçmak için bir fırsat kollayın!

Mo Fan oraya baktı ve oldukça soğuk tavırlı o kadın büyücünün nehir şelalesinin orada durduğunu fark etti. Nehir, şehrin merkezinden geçip vadi dışına, okyanusa dökülüyordu; bu Mavi Gümüş Nehri, şehir ile hazine şişesi arasındaki ana ekseni oluşturuyordu.

Bu nehir yatağının büyü dizisinin kritik bir parçası olduğu belliydi. Ye Mei’nin gücü muhtemelen Pang Lai’den sonraki en yüksek seviyeydi ama bulunduğu pozisyonu terk edemezdi.

Pang Lai:
– Ye Mei, ona güven. Bu çocuk boş yere böyle laflar etmez.

Ye Mei öfkeyle haykırdı:
– Pang Lai, bu dört muhafızın bile başa çıkamayabileceği bir hükümdar! İki genç büyücüye mi bırakıyorsun, çıldırdın mı sen!

Pang Lai sert bir tonla karşılık verdi:
– Sen yerini koru, gerisine karışma.

Ye Mei öfkeden deliye dönmüştü.

Fakat eğer yerinden ayrılırsa tüm şişenin dayanıklılığının azalacağını, bunun da oradaki bir grubun hatta Hua Askeri Başkanı’nın hayatına mal olacağını düşündü. Gözlerini kapatmayı tercih etti, en azından o iki gencin parçalanışını görmezdi!

Merkezdeki altıgen çeşme meydanında, Mo Fan meydan caddesine doğru dönmüştü.

Meydan caddesi oldukça geniş ve görkemliydi; cadde boyunca çok sayıda yüksek bina ve alışveriş merkezi vardı, mimari tarzı ise biraz Amerikan tarzını andırıyordu.

Ancak Ahtapot Kral saldırıya geçtiğinde, cadde boyunca sıralanan binalar birer birer gürültüyle yıkılıyor, enkaza dönüşerek yola saçılıyordu. Sanki tüm cadde üzerindeki binalar peş peşe patlatılıyormuş gibi korkunç bir manzara oluşmuştu.

Jiang Yu’nun rengi gitgide soluyordu; böyle bir canavarla yüzleşmek istemiyordu!!

– Pısırık ahtapot, derin denizlerde ışık olmasa, senin bu çirkin suratınla bırak çiftleşmeyi, eş bile bulamazdın. Sana tavsiyem; git kendine bir deniz maymunu bul, onunla melezleş de neslin devam etsin. Yoksa seni kestiğimde ahtapot soyunuzun kökü kurur, biz insanlar da lezzetli bir atıştırmalıktan mahrum kalırız.

Mo Fan’ın sürekli hakaretlerini duyan Jiang Yu delirmek üzereydi.

Herif zaten içeri girmişti, bari son anlarında düzgün dursana, hâlâ neden küfrediyorsun!

Koca Yumrulu Ahtapot Kral çılgına dönmüştü:
– Seni öldüreceğim!! Seni öldüreceğim!! Seni öldüreceğim!!

Vantuzlu kollarıyla gelişigüzel bir savuruş yapınca, binaları oyuncak bloklar gibi yerle bir etti.

Mo Fan bir yandan söyleniyor, bir yandan da belindeki desenli bir boncuğu sıvazlıyordu.

Boncuk loş bir ışık saçmaya başladı ve içinden çıkan garip bir sis, çeşme meydanını sessizce kapladı.

Ahtapot Kral öfkeden deliye dönmüştü; şişenin içine girmiş olsa bile korkmuyordu. Bu insanların, kendi seviyesindeki bir hükümdarı öldürmeye gücü yetmezdi!

Sis giderek yoğunlaştı, şişenin tabanı neredeyse görünmez hale geldi.

Sınırlı görüş mesafesinde, devasa ve uzun bir gövde sisler içinde bazen görünüyor, bazen kayboluyordu. Jiang Yu ileriye baktığında cam kaplı bir binanın üzerinde bir yılan gövdesi parçası görüyordu, ama başını çevirip arkasına baktığında, yüzlerce metre ötedeki binaların arasında başka bir yılan parçası daha olduğunu fark etti…

Hem de bunlar tamamen farklı binalardı, bu yılan nasıl bu kadar büyük olabilirdi!

Mo Fan alaycı bir gülümsemeyle hakaretlerine son verdi:
– Totem Kara Yılan, işini bitir!