Uzay, tuhaf bir şekilde bükülüyordu.
Siyah Altın Cübbeli büyücü, önceki tüm büyülerini zahmetsizce tamamlamış, dört ana dalda uzmanlaşmış büyücülerden bile çok daha üstün bir güç sergilemişti.
Bu kez, büyüsüne başlarken sergilediği hazırlık ve enerji birikimi, bir sonraki hamlesinin Deniz Kralı İskeletini tamamen yok edecek asıl ölümcül darbe olacağını gösteriyordu.
Çok uzakta olmayan bir noktada, Büyük General, tek bir damla deniz suyunun bile bulunmadığı bir alanda duruyordu. Akıntıları buharlaştırması, Deniz Kralı İskeletinin su akıntılarını takip ederek kaçmasını imkansız kılıyordu. Siyah Altın Cübbeli büyücünün büyüye giriştiğini gördüğünde, zoraki bir gülümseme dudaklarına yayıldı; nihayet rahat bir nefes alabilecekti!
Deniz canavarlarının en güçlü hükümdarı olsa ne yazar? O da bu şehrin önünde can verecekti!
“Huhu huhu huhu~~~~~”
Büyük General, Deniz Kralı İskeletinin yaklaşık üç kilometre arkasındaydı. Nedendir bilinmez, okyanusun çok daha uzak noktalarından gelen tuhaf bir ses duydu. Şaşkınlıkla başını o yöne çevirdiğinde, gördüğü manzara karşısında neredeyse dehşetten bayılacaktı!!!
Bir pençe.
Tüm okyanusun bizzat kendisi yoğunlaşmış, sanki denizin kendi canı varmışçasına göğe yükselen devasa bir pençeye dönüşmüştü!
Büyük General, bu şeyin ne zaman belirdiğini fark bile edememişti. Bu dehşet verici pençe, üç Zirve Seviye büyücünün tepesinde asılı duruyordu. Daha da korkuncu, o üç Zirve Seviye büyücü bile durumun farkında değildi!!
Halüsinasyon mu?
Hayır, halüsinasyon değildi.
Okyanus gerçekten bir pençeye dönüşmüştü; sonsuz ve gökyüzü kadar engin!
Pençe, aşağı doğru savruldu.
Dünya sessizliğe gömüldü. Bu mutlak ve muazzam gürültünün ardından gelen sessizlikte, üç Zirve Seviye büyücü tamamen kırmızı bir toz yığınına dönüştü!!!
Büyük General, paramparça olmuş gökyüzüne bakıyordu. Ruhu bedeninden ayrılacak gibiydi. Ölümle burun buruna gelmişti. Dört ana dalda uzmanlaşmış, insanlığın en güçlülerinden biri olmasına rağmen, o korkunç deniz pençesi onu umursamamıştı bile! Hedefi sadece o üç Zirve Seviye büyücüydü…
…
Ses, sınırların o kadar ötesindeydi ki, insanın bunu duyma yetisi bile kalmıyordu. Kulak zarlarının patlaması, beyinde dayanılmaz bir gürültü değil, kafatasının parçalanıyormuş gibi hissettiren o mutlak sessizlikti.
Az önce insanlar kanı kaynayan, üç Zirve Seviye büyücünün önderliğinde Deniz Kralı İskeletini katletmeye ant içmiş, göklere yükselen bir özgüvenle doluydu. Şimdiyse herkes, o sonsuz dehşetteki pençenin darbesiyle ruhunu kaybetmiş haldeydi!
Ne kadar zaman geçti bilmiyorlardı, insanlar yeniden duyma yetilerini kazandıklarında, deniz akıntıları eski haline dönüyor, çatlayan gökyüzü yavaşça onarılıyordu. Herkes ölümün uçurumundan gerçek dünyaya geri dönüyordu, ancak aziz gibi görülen o üç Zirve Seviye büyücü artık ortada yoktu.
Öldürülmüşlerdi.
İnsanlığın zirvesini temsil eden, Yasak Büyüye sadece bir adım uzaklıkta olan o insanlar…
Kırmızı bir toz yığınına dönüşmüşlerdi. İnandıkları o güçlüler, herkesin gözü önünde sefilce can vermişti!!
Bu neydi?
Üç Zirve Seviye büyücüyü bir anda yok edebilecek olan neydi?
İnsanlık bu dünyada neydi ki, en yüksek seviyeye ulaştıklarında bile böylesine çaresiz, böylesine kırılgan kalıyorlardı!!
Mo Fan orada öylece dikiliyordu:
– İm… İmparator.
Ruhunun en derinlerinde o korkuyu hissediyordu; bedenindeki iblis kanı, kendini koruma içgüdüsüyle kaynamaya başlamıştı. Ancak, iblis kanı yavaşça soğudu. Çünkü okyanusun arkasındaki o el geri çekilmişti; amacı gerçekleşmişti.
Geriye kalanlar, onun için değersizdi.
Çan Şaoğu’nun bacakları titriyordu ve olduğu yere yığıldı:
– Fan… Fan ağabey.
Jiang Shaoxu ve Lingling de aynı durumdaydı; yaşadıkları dehşetin etkisiyle ayakta durmakta zorlanıyorlardı.
Sayısız insan güçten düşmüş, altına kaçırmış veya bayılmıştı. Üst düzey büyücüler ve generaller, donup kalmış bir şekilde, yüzlerinde tarif edilemez bir dehşetle bakıyorlardı.
…
Okyanus yeniden dalgalanmaya, gökyüzündeki rüzgarlar uğuldamaya başladı. Ancak uzun süre kimse konuşmadı. Dehşet verici pençe sadece üç Zirve Seviye büyücüyü ezmemiş, herkesin ruhunu da paramparça etmişti.
Görünüşe göre, tüm bu direniş anlamsızdı!
Solgun yüzlü Baş Askeri Stratejist, olduğu yerde donup kalmış, ruhsuz bir şekilde kendi kendine mırıldanıyordu:
– O bekliyordu, hep bekliyordu. Deniz Kralı İskeleti sadece bir yemdi. İnsanlığımızın zirvesindeki büyücüleri dışarı çekip yok ederek en büyük dayanaklarımızı elimizden aldı.
İnfaz planı başarısız olmuş, üstüne üstlük Doğu Şehri’nin üç Zirve Seviye uzmanını, yani Yasak Büyücü olma ihtimali en yüksek kişileri kaybetmişlerdi!
Deniz canavarlarının zekasını, sabrını ve gücünü küçümsemişlerdi! Bu büyücüleri kaybettikten sonra savaş çok daha çetin geçecekti… Daha da korkuncu, bu okyanusun arkasındaki gücün ne olduğunu bile bilmiyorlardı. Ellerinde hiçbir istihbarat yoktu; sadece tüm okyanusu bir pençeye dönüştürebildiğini biliyorlardı.
Ya da belki de o pençenin kendisi, bizzat o canlının vücudu muydu?
Baştan beri bu yaratık hiç yüzünü göstermemişti. İnsanlık ne kadar denerse denesin, Deniz Kralı İskeleti’ni durdurma planları yapsa da o ortaya çıkmamıştı. Ancak tam da insanlık en güçlü üç büyücüsünü sahaya sürdüğünde pençesi inmişti. Bu bir tesadüf değildi; avcı gibi pusuda bekliyor, diğer avların tuzağa düşmesini umursamıyor, en değerli avı bekliyordu…
Solgun yüzlü Baş Askeri Stratejist, ruhunu teslim etmiş bir halde komutanın iletişim cihazını açtı:
– Ordu Komutanı, kaybettik.
Karşı tarafta derin bir sessizlik hakimdi.
Baş Stratejist durumu raporladı:
– Üç Zirve Seviye büyücümüzü feda ettik, ancak gücü, fiziksel özellikleri veya ırkı hakkında hiçbir bilgi elde edemedik.
Sesi artık en ufak bir duygu barındırmıyordu.
Ordu Komutanı’nın ilk emri “savunma yapın” şeklindeydi. Ancak sahadaki duruma göre karar verme yetkisi de vardı. Bu yüzden Baş Stratejist biraz aceleci davranmış, deniz canavarlarını fazla küçümsemiş ve bu trajediye yol açmıştı. Bundan sonra nasıl yeniden ayağa kalkacaklar, deniz canavarlarıyla savaşmak için nasıl bir cesaret bulacaklardı?
Karşı taraftan Hua Ordu Komutanı’nın derin sesi duyuldu:
– En azından, Doğu Denizi’nde bir İmparator olduğunu kesinleştirmiş olduk.
Baş Stratejist bu sözü duyduğunda, yüzü acı bir ifadeyle buruştu. Böylesine ağır bir bedel ödeyip sadece böylesine gülünç bir bilgi elde edebilmişlerdi.
Tam bir hezimet!!
…
…
Mo Fan, Jiang Shaoxu ve Lingling şehre nasıl döndüklerini hatırlamıyorlardı. Hiçbiri konuşmuyor, öylece salonda oturuyorlardı; her şey gerçek dışı geliyordu. Yüksek binalar, akan trafik, çiçek açmış bahçeler bile artık birer serap gibiydi; gördükleri o dehşet verici manzaradan sonra, tüm bunların bir saniyede yok olabileceğini çok iyi biliyorlardı.
Lingling konuştu:
– Aslında, bu kadar karamsar olmamıza gerek yok. O yaratığın hep saklanmasının ve tek bir darbeden sonra hemen ortadan kaybolmasının sebebi, aramızdaki Yasak Büyücülerden çekiniyor olmasıdır.
Mo Fan dudak bükerek hafifçe gülümsedi. Mantıklıydı.
İnsanlar arasında Yasak Büyücüler vardı ve bu büyük felakette ortaya çıkmamalarının sebebi, deniz canavarlarının İmparatorlarından çekiniyor olmalarıydı. İmparatorların sayısını, ırklarını ve güçlerini tam olarak anlamadan, Yasak Büyücülerin aceleyle harekete geçmemesi gerekiyordu.
Tıpkı bugün olduğu gibi…
Eğer bugün ortaya çıkan Yasak Büyücü olsaydı, o da aynı şekilde ölecekti. Bir Yasak Büyücü, bir İmparator ile teke tek çarpışamazdı. Okyanusun arkasındaki o güç, bir Yasak Büyücüyü ortaya çıkardığı anda, onu tek hamlede öldüremese bile insanlığın en değerli varlığı olan Yasak Büyücüyü yok etmek için her şeyini ortaya koyacaktı.
Yasak Büyücüler olmazsa, İmparatorları kim durdurabilirdi ki?
