Dördüncü Bölüm: Kan Işıltısı Kraliçesi

Mo Fan zaman yönetimi konusunda ustaydı.

Ayşa Ruya’nın peşinden Karanlık Düzlem’e gelirken evdeki yöneticilerine haber vermiş, ne kadar kalacağına dair izin almıştı. Burada gereğinden fazla oyalanırsa döndüğünde buzdan bir rendeye diz çöktürülmesi işten bile değildi.

Karanlık yaratıkların huyunu da iyi biliyordu. İliklerine kadar canlılıktan nefret eden bu ölü varlıklar, yabancılara ve hayat kokusu taşıyan her şeye büyük bir kin beslerdi. Yol boyunca bütün meseleleri Ayşa Ruya’nın usulüyle çözmeye kalkarlarsa çok vakit kaybederlerdi.

Büyük hükümdarlarla anlaşmak kolaydı; asıl baş ağrıtan küçük iblislerdi. Karanlık Düzlem’in sayısız sarayında bunlardan sürüsüne bereket vardı. Birkaçına hadlerini bildirmeden bu yol bitmezdi.

Nitekim minotorlara verilen dersten sonra önleri açıldı. Karanlık yaratıkların kendilerine özgü bir haberleşme biçimi olmalıydı. En azından hiçbir düşüncesiz ucube çıkıp da ikisinin baş başa yolculuğunu bozmadı.

Mo Fan ellerini başının arkasında birleştirdi. “Dünya Üniversiteler Turnuvası’ndaki günleri özlüyorum aslında…”

O anda, çalışkanlığıyla uçsuz bucaksız bir çiftliğe kavuşmuş eski bir sığırtmaç gibiydi. Kendi arazisini keyifle dolaşıyor, bir yandan da yamaçlarda sığır güttüğü tasasız günleri anıyordu.

Ayşa Ruya başını salladı. “Güçlenmek için verilen çabanın kendisi de bir zevk. İnsan içinde bulunduğu çıkmazı aşarak geriye baktığında ister istemez biraz gururlanıyor.”

İnsan Dünyası’ndaki yılları o da özlüyordu. Fakat bir kuklaya dönüşmemek için geri dönüşü bulunmayan bu uçurumu seçmişti.

Geçmişi konuşarak yürürlerken çevrelerindeki saraylar değişmeye başladı. Duvarları kaplayan sarmaşıkların yerini göz alıcı kızıllıkta çiçekler aldı.

Kan Işıltısı Çiçekleri, sanki yüz sanatçı tarafından gece gündüz tuğlalara oyulmuş; yıllar süren emeğin sonunda görkemli bir saray freskinde birleşmişti. Bir başka bakışla, efsanelerde ruhların karşı kıyıya taşındığı Ölüler Diyarı’nı andırıyorlardı. Nehir kıyıları boyunca açıyor, gözün erişemediği kadar uzağa yayılıyorlardı.

Tam o sırada Mo Fan’ın boynundaki kolye dayanılmaz bir iştahla parladı. Öylesine şiddetle titriyordu ki zincirini koparıp çiçeklerle bezeli kutsal saraya tek başına atılacak gibiydi.

Mo Fan hemen onu yatıştırdı. “Sakin ol Küçük Çamur Balığı. Dünyada ilk kez güzel bir şey görmüş gibi davranma.”

Kutsal Şehir’deki savaştan sonra Küçük Çamur Balığı uzun süre sessiz kalmıştı. Şimdi böyle heyecanlanması ender rastlanan bir şeydi. Belli ki bu çiçekler onun için bulunmaz bir ziyafetti.

Ayşa Ruya, “Her çiçek bir can demek,” dedi. “Ne olduklarını biliyor musun?”

Mo Fan, “Hayır ama ruhlarla ilgili oldukları kesin,” diye cevap verdi.

Ayşa Ruya başka bir soru sordu: “Kara Büyü’nün özü nedir?”

“Borç almak.”

“Doğru. Gücü borç alan, karşılığını ödemek zorundadır. Bu çiçekler, binlerce yıl boyunca İnsan Dünyası’nda Kara Büyü kullanıp ruhlarıyla ödeme yapamayanlardan geriye kalanlar. Kan Işıltısı Kraliçesi onları örneklere dönüştürdü. Ruhları yüz yıl boyunca kuruduktan sonra bütünüyle dağılıp dünyaya karışacak.”

Mo Fan meraklandı. “Peki bu Kan Işıltısı Kraliçesi kim oluyor?”

Ayşa Ruya açıkladı: “Borç varsa tahsildar da vardır. Sen bir büyü dehasısın. Kara Büyü’yü kontrol sınırlarının içinde tutabiliyor, hatta İblis Elementi’ni kendi yeteneğinin bir parçasına dönüştürüyorsun. Ama herkes senin gibi değil. Pek çoğu borcunu ödeyemez; sonunda hem yaşamını hem ruhunu tüketir. Kaçmak için her yolu denediklerinde Karanlık Düzlem’in tahsildarları ortaya çıkar. Kongsi’nin hikâyesini biliyorsun. Borcundan kaçanların en ünlüsüydü ama sonunda ülkesine sonsuz bir lanet getirdi.”

Kutsal sarayın derinliklerinden zarif bir kahkaha yükseldi. “Çok doğru. He he he…”

Bu kahkahayla birlikte Kan Işıltısı Çiçekleri açıp salınmaya başladı. Sanki bir ilah konuşmasını bitirmiş ve aşağıdaki müritleri hep bir ağızdan alkış tutmuştu. Hareketleri o kadar düzenliydi ki insanın içine ürperti salıyordu.

Ses bir anda zarafetini yitirerek çığlığa dönüştü. “İnsan Dünyası’na indiğimde benimle anlaşma yapan ilk kişi Kongsi’ydi. Ondan nefret ediyorum. Bu yüzden insanları da sevmiyorum!”

Mo Fan ruhsal algısını sarayın derinliklerine göndererek uzaktan konuşan varlığı görmek istedi. Fakat karşısında yalnızca kanat gibi açılmış kan kızılı iki göz buldu.

O gözler her şeyi küçümseyen bir hükümdara, uçurumların dibinde kinle beslenen bir iblise aitti. Gök ve yer ne kadar geniş olursa olsun, o bakışların kibrini içine sığdıramazdı.

Ayşa Ruya saygıyla hafifçe eğildi. “Muhterem Kan Işıltısı Kraliçesi.”

Kraliçe’nin sesi uzak bir dağın zirvesindeki saraydan esen rüzgâr gibi ulaştı. “Altı Kanatlı, bu sıra dışı konuğu nereye götürüyorsun?”

Ayşa Ruya, “Üvey babam onunla görüşmek istiyor,” dedi.

Kraliçe bu kez Mo Fan’a seslendi: “Adın nedir?”

“Mo Fan.”

“Adını duydum. İnsan Dünyası’ndaki düzenin bir bölümünü artık sen yönetiyormuşsun. Öyleyse dünyama gelişini memnuniyetle karşılamam için bana bir sebep ver. Aksi hâlde ülkene küçük bir armağan göndermekten çekinmem.”

Mo Fan her zamanki laubali hâlini bir kenara bırakarak ciddi bir sesle konuştu:

“İnsan Dünyası’nda Kara Büyü’ye karşı öteden beri bir önyargı var. Oysa gördüğüm sözleşmelere bakılırsa büyü türlerinin en adili her zaman Kara Büyü olmuştur. Karanlığın kurallarını koyan Karanlık Krallar da buna dâhil. Kongsi sözünü çiğnedi; o da ülkesi de sonucunu hak etti. Ben de bir Kara Büyücüyüm. Element Büyüsü, Ak Büyü ve Çağırma Büyüsü belli ölçüde kalıtıma dayanıyor. Sıradan ailelerden gelen büyücüler pahalı Yıldız Özlerini alamıyor, üstün Ruh Tohumlarını bulamıyor, büyük ustaların gözüne giremiyor. Kara Büyü ise farklı. Alınan güç ile ödenen bedel daima sabittir. Bütün büyücülere aynı davranır ve sıradan insanların arasından çok daha fazla efsane çıkarır.”

Kraliçe’nin sesi yumuşadı. “Bunu bir iltifat olarak kabul edebilirim.”

Mo Fan devam etti: “Yalnızca iltifat etmiyorum. İnsan Dünyası’nda benim de sözüm geçer; en azından kendi ülkemde. Kalıtsal büyü ailelerinin Kara Büyü’ye karşı önyargısını mümkün olduğunca ortadan kaldıracağım. Yeni uyanmış büyücülerin onunla daha erken tanışmasını sağlayacağım. Ülkemizin nüfusu çok kalabalık. Böylece çok daha fazla Kara Büyücü size adakta bulunacak.”

“Kulağa hoş geliyor. Dünyama gelişini bizzat karşılamama değecek bir sebep sundun.”

Kraliçe’nin sözleri biter bitmez sayısız Kan Işıltısı Çiçeği gökyüzünü dolduran ruhlara dönüştü. Göç eden kelebekler ve kutsal kuşlar gibi dönerek zarif bir kadın silueti oluşturdular.

Siluet önce göksel bir tanrıça kadar büyüktü. Tavanı görünmeyen ve dev bir yaratığın midesini andıran sarayın içinde heybetle yükseliyordu. Mo Fan’a doğru attığı her adımda küçülerek sıradan insan boyuna indi.

İnsana benziyor ama insan olmadığı hemen anlaşılıyordu. Kan çiçekleri ipek gibi örülmüş, uzun ve mağrur bedenine kızıl bir gelinlik misali sarılmıştı.

Mo Fan onu bir an kutsallığına dokunulamayacak bir peri gibi gördü: eşsiz, mesafeli ve ulaşılmaz. Fakat bedeninden yayılan şey hoş bir ilahi koku değil; karanlığın, soğuğun, çürümenin ve dondurucu bir asaletin soluğuydu.

Mo Fan asıl şaşkınlığını şimdi yaşadı.

Kan Işıltısı Kraliçesi dişiydi!

Kongsi’nin hikâyesi hafızasında derin iz bırakmıştı. Onun gücendirdiği varlık, bir ülkeyi binlerce yıl sürecek lanete mahkûm edebilmişti. Şimdi aynı varlık karşısında duruyordu. Yanlış bir sözün bedeli telafi edilemeyecek kadar ağır olabilirdi.

Kraliçe, gerçek ve belirgin biçimde kadın olan sesiyle sordu: “Ülkenizin Kara Büyü’yü daha fazla benimsemesini nasıl sağlayacaksınız?”

Mo Fan onun yüzünü göremiyor, ne düşündüğünü de kestiremiyordu. Bu yüzden yalnızca samimiyetini korudu.

“Bu, tek başıma aldığım bir karar değil. Bazı Yasak Büyü önderleriyle uzun uzun görüştük. Kıyılarımızın durmadan düşmana geçtiği bu çağda, kaybettiğimiz verimli toprakları geri almak istiyorsak eski kurallara bağlı kalarak çıkış bulamayız. Kunlun yaratıklarının sınırlarımızı aşması güvenli bölgelerimizi giderek daraltıyor. İki cephe arasında kaldığımız için büyü öğrencilerimizin daha lisede Kara Büyü’yle tanışmasını istiyoruz.”

Mo Fan bunları gelişigüzel söylemiyordu. Ülkesindeki büyük büyü birlikleri ve önderlerle birlikte kararlaştırdıkları bir plandan söz ediyordu.

Bir sonraki iki cepheli felakete dayanabilmeleri için çok daha fazla güçlü büyücüye ihtiyaçları vardı. Mo Fan büyünün zirvesine çıkmış olsa da ancak yarım bir çağın istikrarını sağlayabilirdi. Tek bir insan ne kadar güçlü olursa olsun yirmi bin kilometrelik kıyı şeridini ve sınırları belirsiz Kunlun tehdidini tek başına omuzlayamazdı.

Büyü eğitiminin değişmesi gerekiyordu.

Gelecekte öğrenciler Birleşim Büyüsü’nün temellerini lisede öğrenecekti. Kara Büyü ise daha da erken tanıtılmalıydı. Başka büyü türleriyle en az çatışan dal oydu; bu yüzden Birleşim Büyüsü’nün ilk denemeleri için en uygun seçimdi.

Ak Büyü dışında hemen her büyüyle uyumluydu. Element Büyüsü’yle birleştiğinde Ruh Tohumlarından aşağı kalmayan aşındırıcı elementler meydana getirebilirdi: aşındırıcı yıldırım, ateş, rüzgâr, su, toprak ve buz…

Yıldırım ile ateşin birleşimi fazlasıyla şiddetliydi. Henüz öğrenci olan gençlerin böyle bir gücü kullanmasının bedeli korkunç olabilirdi. Oysa Kara Büyü ile Element Büyüsü’nün birleşimi başarısız olsa bile dayanılmaz bir yıkıma yol açmazdı.

Mo Fan, Kan Işıltısı Kraliçesi’ni kandırmıyordu. İnsan Dünyası’nın güçleri adına bir Karanlık Kral’la görüşmeye gelmişti. Üstelik Kan Işıltısı Kraliçesi gerçekten saygı duyduğu krallardan biriydi.

Geriye tek mesele kalıyordu: ödenecek bedel.

Ülkesinin gençlerinin Kara Büyü’yü erkenden öğrenirken aşırı bir karşılık ödeme tehlikesine girmesine izin veremezdi. Tahsildar Karanlık Kral’la pazarlık edip halkının ödeyeceği bedeli aşağı çekmesi gerekiyordu.

Kraliçe düşüncesini sezdi. “Bedelin fazla ağır olduğunu mu düşünüyorsun?”

Mo Fan hiç dolandırmadan cevap verdi: “Evet. Bizim ticarette eski bir söz vardır: Sürümden kazanmak esastır. Kişi başına düşen adak az olabilir ama nüfusumuzun çokluğunu küçümsemeyin. Bir anda milyonlarca Kara Büyü çırağı ortaya çıkarsa tek tek müşteri aramanızdan çok daha kârlı olur. Elinizde borç verecek onca karanlık güç varken müşteri bulamamak da yazık. Üstelik arada Kongsi gibi hesabı ödemeyen, Kara Büyü sicilini umursamayan yüzsüz borçlular da çıkıyor.”

Kan Işıltısı Kraliçesi bakışlarını Ayşa Ruya’ya çevirdi. “Onların ülkesi gerçekten bu kadar kalabalık mı?”

Ayşa Ruya dürüstçe cevap verdi: “İnsan Dünyası’nın beşte birini oluşturuyorlar.”

Kraliçe hayrete düştü. “Beşte birini mi? İnsan Dünyası’nda yüzlerce ülke yok mu?”

Bu ülkede her yıl kaç kişi büyüsünü uyandırıyordu böyle?

Mo Fan, “Bizde ilk uyanışta Kara Büyü çıkma oranı çok düşük,” dedi. “Bin öğrenciden birinde bile görülmeyebilir.”

Kendisi de o uyanış sürecinden geçmişti. Hatırladığı kadarıyla lisesinde ilk elementi Kara Büyü olarak uyanan tek bir kişi bile yoktu.

Şartlar gerçekten zorluydu. İlk element olarak ortaya çıkma ihtimali çok düşüktü. Üstelik yönlendirme malzemeleri azdı; hedefli uyanış yapılsa bile çoğu deneme başarısız oluyordu.

Bunun nedeni Kara Büyü’nün aşırı nadir olması değildi. Uyanış malzemeleri başka ülkelerdeki bazı köklü ailelerin elindeydi ve dışarıdan birinin bunlara ulaşması güçtü.

Ama Mo Fan artık Karanlık Düzlem’deydi; hammaddenin doğrudan üreticisine kadar gelmişti. Halkı için en iyi ayrıcalıkları koparmadan dönemezdi. Karanlık Uyanış Taşları, Kara Büyü araçları… Hepsini bedavaya getirmeliydi!

Kraliçe, “Uyanış yönlendirmesi benim yetki alanımda değil,” dedi.

Mo Fan bunu dert etmedi. “Sorun değil. Dönüşte diğer Karanlık Krallarla da görüşürüm. Benim sizinle konuşmak istediğim konu bedel. İlk elementi Kara Büyü olan yeterince büyük bir büyücü kitlesi oluşturursak tahsilat biçiminizi biraz değiştirebilir misiniz?”

Kraliçe başını salladı. “Düşünmeye değer.”

Mo Fan elini uzatıp onun omzuna hafifçe vurdu. “Yürürken konuşalım. Beni sarayınıza davet edip güzel bir şarap ikram etmez misiniz?”

Ayşa Ruya’nın yüzünden kan çekildi.

Kan Işıltısı Kraliçesi’nin ters bir Büyük Reenkarnasyon Büyüsüyle Mo Fan’ı İnsan Dünyası’na bebek olarak geri göndereceğini sandı. Fakat Kraliçe’nin gözlerinde nadir görülen bir gülümseme belirdi. Mo Fan’ı kendi sarayında ağırlamaktan gerçekten memnun görünüyordu.

İkisi omuz omuza yürüyerek bu “büyük proje”yi konuşmayı sürdürdü. Arkalarından gelen Ayşa Ruya, neredeyse birbirlerinin omzuna kol atmış oldukları yanılsamasına kapıldı.

Hem gülmek hem ağlamak istiyordu. Bu adam az önce karşısına çıkan herkesi tokatlayacak kadar küstah ve zorbaydı; şimdiyse yağ gibi akıp giden usta bir müzakereciye dönüşmüştü.

Bir anda kendisini, iki büyük patronu tarihe geçecek bir ortaklık için buluşturan aracı gibi hissetti.

Mo Fan artık son derece güçlüydü; Yasak Büyüleri elinin tersiyle savurabiliyordu. Yine de Karanlık Düzlem’de karşısına almaya gücünün yetmeyeceği birkaç kral vardı.

Kan Işıltısı Kraliçesi kesinlikle onlardan biriydi.

Fakat Mo Fan’ın söyledikleri de yanlış değildi.

Kara Büyü kayboluş değildi. Düşüş değildi. Bir tuzak ya da yağma hiç değildi.

Daha çok, asla çiğnenmemesi gereken bir sözleşmeydi.