Acemi askerler yatakhanelerine dönüp eşyalarını yerleştirdikten sonra üç gün dinlendi. Bu sürede Güney Ordusu’nun üssünü ve çevresini tanıdılar.
Ardından Zhan Kong’dan ilk emir geldi: Yedi kişilik acemi birliği, keşif mangası olarak Cangnan İlçesi’ne gidecekti.
Görevin onlara verilmesinde Liu Minghui’nin ısrarı etkili olmuştu. Cangnan onun memleketiydi. Üç yıl önce güçsüz olduğu için anne babasını kurtaramamış, kaybolan kız kardeşini de bulamamıştı. Şimdiyse bir askerî büyücüydü; ailesi için elinden geleni yapmalıydı. Anne babası geri gelmeyecekti ama kız kardeşinin akıbetini öğrenmeden vazgeçmeyecekti. Yaşadığını görecek ya da öldüğünü kendi gözleriyle doğrulayacaktı.
Zhan Kong da bölgeye bir keşif birliği göndermek istiyordu. Köz Ejder ile Jiangbei ordularından ekipler daha önce araştırma yapmış, buna rağmen salgının kaynağını bulamamıştı. Liu Minghui’nin ısrarı üzerine bu görevi acemi birliğe verdi.
Manga komutanlığına Zhang Xiaohou getirildi. Yedi kişinin güvenliğinden o sorumluydu.
Rüzgâr Yıldırımı da onlarla gelecekti. Bir yılda yetişkin bir erkek geyik büyüklüğüne ulaşmıştı ve Zhang Xiaohou’nun yanından ayrılmıyordu. Zhan Kong da söz dinleyen bu Rüzgâr Düşü Yıldırım Canavarı’nı geride tutmaya çalışmadı.
Fakat yanında büyülü yaratık taşımak, Çağırma büyüsü kullanmaya benzemiyordu. Bir Çağırma büyücüsü yaratığını gerektiğinde başka bir düzlemden getirebilirdi; Rüzgâr Yıldırımı ise onlarla birlikte yolculuk etmek zorundaydı. Şehirde görülmesi paniğe yol açacağından Zhang Xiaohou onu askerî araçta bıraktı ve emir vermeden dışarı çıkmamasını tembihledi.
Araç Cangnan’a ulaştı. Kısa bir ikmalin ardından Liu Minghui’nin eski köyü Fengyang’a doğru devam ettiler.
Üç yıl önceki salgından sonra Fengyang gerçek anlamıyla bir hayalet köye dönüşmüştü. Zhang Xiaohou köye adım attığında yanlış yere geldiklerini sandı. Dar sokağın iki yanında birkaç düzine harap ev sıralanıyordu. Yabani otlar insan beline ulaşmış, dikenler yıkık duvarları sarmıştı. Çatılar çökmüş, kırık kiremitlerle taşlar yerlere saçılmış, örümcek ağları kapı ve pencereleri örtmüştü.
Kapalı göğün altında köye olağan dışı bir sessizlik hâkimdi.
Wu Xiaocong çevresine bakarken ürperdi. “Bir köy yalnızca üç yılda bu hâle gelebilir mi?”
Zhang Yong köy girişindeki uzun otları inceledi. “Üç yıl olduğunu söylemesen onlarca yıldır kimse yaşamıyor sanırdım.”
Manzaradan en çok etkilenen elbette Liu Minghui’ydi. Burası doğup büyüdüğü, mutlu çocukluğunun geçtiği yerdi. En sıcak aile hatıraları, kendisine bakan insanlar ve yaşamının başlangıcındaki her şey bu sokaklardaydı.
Gözleri kızarmış hâlde köyün içine yürüdü. Yıkıntılara her baktığında zihninde geçmişten başka bir görüntü canlanıyordu.
Zhang Xiaohou onun hislerini anlayabiliyordu. Kendisi Bo Şehri’ne dönerse eski güzellikleri hatırlayıp aynı şekilde gözyaşlarına boğulmaz mıydı?
Kimse Liu Minghui’yi rahatsız etmedi. Hep birlikte sessizce peşinden yürüdüler.
Eski evinin önünde duran Liu Minghui’nin yumrukları sıkıldı, bedeni titredi.
“Bir zamanlar burada ailece mutluyduk. Komşularımız da bize çok iyi davranırdı. Liu ailesi köye sonradan gelmişti ama Fengyang’da kendimizi yerlilerden farklı hissetmedik. Sonra…”
Derin bir nefes aldı ve salgının nasıl başladığını anlattı. İlk hastalanan, köyün öteki ucunda yaşayan Erzhu’ydu. Ateşi hiçbir ilaçla düşmemişti. Birkaç gün sonra bedeninde cam bilye büyüklüğünde, sık su kabarcıkları çıkmıştı. Köylüler ancak o zaman ciddi bir hastalıkla karşı karşıya olduklarını anlamıştı.
İlçenin ünlü bir Şifa büyücüsü çağrılmış ama o da hiçbir şey yapamamıştı. Günler sonra kabarcıklar çürüyüp açılmış, Erzhu dayanılmaz acılar içinde ölmüştü.
Liu Minghui’nin bedeni titremesine rağmen sesi sakindi. Buraya görev için gelmişti ve acısını denetlemek zorundaydı.
Lin Junhe’nin yüzü soldu. “O sırada bunun salgın olduğunu anlamadınız, değil mi?”
“Herkes Erzhu’yu bir büyülü yaratığın ısırdığını sandı. Köyde sevilen biriydi; ölümünden sonra hepimiz yasa gömüldük. Hastalığın sessizce bütün köye yayıldığını fark etmedik. İnsanlar birbiri ardına hastalanınca gerçeği anladık.”
O ay boyunca Fengyang’ın bir kâbusun içine gömüldüğünü söyledi. Sokaklarda her yerden hastaların çığlıkları duyuluyordu. Sesleri, cehennemde işkence gören ruhların feryatlarına benziyordu.
Herkes sustu. Kaybedilenlerin tamamı Liu Minghui’nin akrabaları, dostları ve komşularıydı.
Zhang Xiaohou elini onun omzuna koydu. “Bu kez salgın üç yıl öncekinden daha büyük. Geçmişin acısına saplanamayız. Askerî büyücüler olarak biz toparlanmazsak çok daha fazla insan aynı acıyı yaşayacak.”
Liu Minghui gözlerini sildi. “O günlerde kız kardeşimle ilçede okuyorduk. Köyden haber gelince hemen döndük ama geç kalmıştık.”
Wu Xiaocong istemeden en acılı soruyu sordu. “Kız kardeşin nasıl kayboldu?”
Liu Minghui’nin gözlerinden yaşlar boşandı. “Bilmiyorum. Onu koruyamadım. Ailenin büyük çocuğu olarak cenazelerle ve kalan işlerle ben ilgileniyordum. Kederden ne yaptığımı bilmiyordum. Ona evde kalmasını söyledim. İşlerimi bitirip döndüğümde yoktu. Köyün her yerini aradım, hayatta kalan herkese sordum. Kimse görmemişti.”
On iki yaşlarında bir çocuktu; ne yaptığını bilmeyecek kadar küçük değildi. Yine de kimse böylesine esrarengiz biçimde ortadan kaybolacağını düşünemezdi.
Üç yıl önce bütün köy salgın korkusuyla parçalanırken kayıp bir kızla ilgilenecek kimse kalmamıştı. Bazıları onun da hastalandığını, öleceğini anlayınca evi terk ettiğini ve çoktan öldüğünü ileri sürmüştü. Bunu doğrulayan hiçbir kanıt yoktu. Liu Minghui ise kız kardeşinin hâlâ yaşadığına inanıyordu.
Zhan Kong’un emri, salgına ilişkin mümkün olan her bilgiyi ve kanıtı toplamaktı. Zhang Xiaohou, ekibin Fengyang’da üslenmesine ve çevrede ayrı ayrı araştırma yapmasına karar verdi.
Lin Junhe batıyı işaret etti. “O tarafta Batı Hisarı bulunuyor. Gidip kendimizi tanıtsak mı?”
Batı Sıradağları’nda Beyaz Sihirli Şahin sürüleri yaşıyordu. Ordunun kullandığı şahinlerin çoğu orada evcilleştirilirdi. Lin Junhe, amaçsızca dolaşmak yerine hisar askerlerine danışırlarsa ipucu bulabileceklerini düşünüyordu.
Gündelik hayatta ürkek olsa da strateji konusunda keskin bir aklı vardı. Çoğu zaman bir kurmay kadar yararlı öneriler getiriyordu.
Zhang Xiaohou düşünerek başını salladı. “Batı Hisarı da salgını araştırıyor. Daha önce Batı Sıradağları’na bir ekip gönderdiler ama geri dönen olmadı. Zhan Kong bu görevin gizli yürütülmesini emretti. Kendimizi göstermeyelim.”
Lin Junhe kaygılıydı. “Hiçbir şey bulamazsak üsse eli boş mu döneceğiz?”
O sırada Rüzgâr Yıldırımı’yla oynayan Wu Xiaocong yanlarına geldi. “Salgını yakından araştırmanın bir yolunu biliyorum.”
Cangnan bütünüyle karantinaya alınmıştı. Giriş çıkışlar denetleniyor, et taşınması yasaklanıyor, bütün araçlar titizlikle aranıyordu. Halk korkudan evine kapanmış, marketlerden yiyecek depolamıştı.
Wu Xiaocong asıl soruyu ortaya attı: Hastalananlar ve ölenler nereye götürülüyordu?
Lin Junhe hemen karşılık verdi. “Krematoryuma. Yoksa gidip oraya mı gireceksin? İlçeye adım attığımız anda gizliliğimiz bozulur.”
Wu Xiaocong başını salladı. Batı Hisarı’ndaki bir arkadaşı, cesetlerin krematoryuma değil Cangnan’ın güneyindeki eski bir naaşhaneye götürüldüğünü söylemişti. Bütün işlemler orada, büyük bir gizlilik içinde yapılıyordu.
Yer Fengyang’a uzak değildi.
Zhang Xiaohou ekibi topladı. Görüşmenin sonunda kendisi, Liu Minghui ve Xiaotong’un naaşhaneye gitmesine; diğerlerinin köyde kalmasına karar verildi. Gün doğana kadar dönmezlerse beklemeden üsse haber götüreceklerdi.
Bu, manga komutanının kesin emriydi.
Rüzgâr Yıldırımı’nı geride bırakmak mümkün olmadığından üç asker ve bir yaratık, gün batımında yola çıktı.
İki saat sonra askerî aracı ormanın içinde, hedeften uzakta bıraktılar. Bir tepenin üzerinden aşağıdaki havzayı izlediler. Ortasında, dört avlulu eski bir konak bulunuyordu. Bakımsızlıktan kadim bir tapınak gibi harap olmuştu ve gecenin içinde uğursuz görünüyordu.
Kapısında askerî araçlar vardı. Başka araçlar da ana yoldan gelip içeri giriyordu. Bütün yerleşke bir kale kadar sıkı korunuyor; üç devriye birliği çevresinde dolaşıyor, ön ve arka kapılarda askerî büyücüler nöbet tutuyordu.
Liu Minghui’nin kaşları çatıldı. “Burası yalnızca cesetlerin yakıldığı bir yerse neden bu kadar asker var?”
Zhang Xiaohou araçları izledi. İçeri giren cesetler bir daha dışarı çıkmıyor, buna rağmen ne ateş ne de duman görülüyordu. Havada yakılan cesetlerin ağır kokusu da yoktu.
Xiaotong bir ihtimal sundu. “Belki işlemler yeraltında yapılıyordur.”
“Önce gözlemleyelim.”
Gece boyunca yaklaşık yarım saatte bir mühürlü askerî kamyon geldi. Salgına yakalananların kuluçka süresi yedi ila on gündü; ateş ancak üçüncü gün başlıyordu. Hastalığı erken teşhis edecek güvenilir bir yöntem bulunmadığından birçok kişi, belirtiler ortaya çıkana kadar virüsü taşıdığını bilmiyordu. Ateşlenen herkes, sıradan bir soğuk algınlığı geçiriyor olsa bile karantinaya alınıyordu. İnsanlar korkudan hastalandıklarını gizliyor ve salgın sessizce yayılıyordu.
Sabaha yaklaşırken Zhang Xiaohou sabırsızlandı. “İçeri girebilsek…”
Liu Minghui muhafızlara baktı. “Gölge büyücümüz olsaydı kolaylaşırdı.”
Bir yıllık eğitimde Zhang Xiaohou ile Liu Minghui Orta Seviyeye ulaşmıştı. Zhang Xiaohou ikinci element olarak Toprağı, Liu Minghui ise Buzu uyandırmıştı. Xiaotong da kısa süre önce Orta Seviyeye geçip Işık elementini kazanmıştı; fakat yıldızlarını henüz tam denetleyemediği için Orta Seviye büyülerde Yıldız Haritası Kitabı’na ihtiyaç duyuyordu.
Takımda Gölge büyücüsü yoktu.
Zhang Xiaohou ana yoldaki keskin virajı gösterdi. “Gölge büyüsü de kusursuz değil. Yüksek Seviye bir büyücünün gözünden saklanamazdık. İçeri sızmanın başka bir yolunu bulacağız.”
Planları tehlikeliydi ama bilgiye ulaşabilmek için ellerindeki tek seçenek buydu.
