Güney aksanıyla konuşan, ince yapılı bir genç sessizliği bozdu:
“Bölüğe teslim olmamız gerekmiyor muydu? Burada ne yapıyoruz?”
Kâküllü genç küçümseyici bir ifadeyle bunun acemileri sınamak için hazırlanmış bir oyun olduğunu söyledi. Boş üs numarasıyla gözlerini korkutacaklardı; bunda şaşılacak bir şey yoktu.
Söyledikleri mantıklı geliyordu. Televizyonda özel askerî büyücüler hakkında yeterince yapım izlemişlerdi. Yeni gelen acemiler önce şaşkına çevrilir, ardından kandırılır, azarlanır ve türlü sınavlardan geçirilirdi. Bunun adına da askere kabul töreni denirdi.
Yine de Zhang Xiaohou’nun içindeki huzursuzluk dinmedi. Uzun süre beklediler fakat onları karşılamaya gelen olmadığı gibi sınav sayılabilecek hiçbir şey de yaşanmadı.
Liu Minghui ellerini ağzına götürüp üsse seslendi:
“Kimse yok mu? Biz yeni askerleriz, komutanlarımıza teslim olmaya geldik! Hey! Bizi duyan var mı?”
Dev eğitim üssünden hiçbir cevap gelmeyince sekiz genç yavaş yavaş gevşedi. Küçük gruplara ayrılıp merakla çevreyi incelemeye başladılar.
Liu Minghui ayağıyla zemini birkaç kez yokladı, ardından eğilip kulağını yere dayadı.
“Orduya bak sen! Koskoca dağı oyup yeraltı eğitim üssü kurmuşlar. Şu tesislere, çelik duvarlara bak. Zemini bile evlerimizdeki fayansa benzemiyor; bastığında altında tek bir boşluk yokmuş gibi.”
Zhang Xiaohou başka bir şeye takılmıştı. Girişteki dört nöbetçiyle kamyon şoförü dışında kimseyi görmemişlerdi. En az bin kişiyi barındırabilecek büyüklükteki üs neden bomboştu? Herkes dışarıda eğitimde veya uyuyor olabilir miydi?
Liu Minghui kurnaz gözlerle çevresine bakmayı sürdürdü. Vakit öğle olduğuna göre askerlerin yemekhanede bulunması gerektiğini, kimsenin yemek yerine uyumayacağını söyledi.
Beklemekten sıkılan Zhang Xiaohou diğerleri gibi üssü dolaşmaya başladı. Karmaşık bir kapıya elini uzattığı anda içeriden büyülü makinelerin çalışma sesi geldi. Çelik kapı ansızın açıldı ve karşısında soğuk yüzlü, heybetli üç subay belirdi.
Zhang Xiaohou irkilse de hemen esas duruşa geçip selam verdi.
“Er Zhang Xiaohou, komutanlarına teslim oluyor!”
Üç subay onu soğuk bakışlarla süzdükten sonra cevap vermeden eğitim alanının ortasına yürüdü. Acemiler birbirlerini ite kaka peşlerinden koşup güçlükle tek sıra oluşturdular.
Subaylar önlerinde taş heykeller gibi duruyordu. Ağırlaşan havada Zhang Xiaohou bir kez daha selam çakıp bütün gücüyle bağırdı:
“Er Zhang Xiaohou, komutanlarına teslim oluyor!”
Diğerleri aceleyle onu örnek aldı. Liu Minghui, Lin Junhe ve Zhang Yong’un adlarının ardından yedi sekiz ses birbirine karıştı:
“Komutanlarımıza teslim oluyoruz!”
Öndeki vahşi görünümlü subay ellerini arkasında birleştirmişti. Üçü arasında söz sahibinin o olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu. Göğsünü dikleştirip sekiz aceminin yüzünü birer birer taradı. Ardından bir canavarın kükremesini andıran sesiyle haykırdı:
“Siz kadınlar korosu musunuz? Biraz daha kısık konuşmayı deneyin de hiç duymayalım!”
Sekiz genç o korkunç sesle afalladı. Bu adamın boğazında hoparlör mü vardı? Büyüsüz dünyadaki efsanevi Aslan Kükreyişi tekniğini öğrenmemiş olması yazıktı.
Kısa sürede kendilerine geldiler. Eğitmenlerin acemilere böyle davrandığını filmlerden biliyor, çoğu buraya gelmeden önce eski askerler tarafından ezilip azarlanmaya hazırlanıyordu.
Derin birer nefes aldılar, göğüslerini şişirdiler ve bu kez adlarını var güçleriyle haykırdılar.
Vahşi yüzlü subay sonunda tatmin olmuş görünüyordu. Bacaklarını sertçe birleştirip kusursuz bir asker selamı verdi.
“Teslim bildiriminizi kabul ediyorum!”
Acemiler rahatladı. Belki de bu subaylar televizyondakiler kadar insanı uğraştırmayacaktı.
Adam kendisini Başeğitmen Di Long olarak tanıttı. Önlerindeki üç ay boyunca onları gerçek birer askerî keşif büyücüsüne dönüştürecekti. Orduya girdikleri için günlerini boş geçirip eğitimden kaytarabileceklerini düşünen varsa bu hayalden hemen vazgeçmeliydi. Burada tembelliğe ve gevşekliğe izin yoktu; aksi davrananları korkunç sonuçlar bekliyordu.
Sekiz acemi dimdik durdu. Kimse konuşmaya cesaret edemedi.
Di Long ilk gün olduğu için kendilerine ayrıcalık tanınacağını, askerî yaşama alışmaları amacıyla eğitimin biraz hafif tutulacağını söyledi. Ardından Eğitmen Wu’ya onları koğuşlara götürmesini emretti.
Eğitmen Wu ciddi bir ifadeyle selam verip emri kabul etti. Acemiler çantalarını toplayarak peşine düştüler.
Yolda Liu Minghui, Zhang Xiaohou’nun kulağına eğildi. Eğitmenlerinin uzun bacaklı ve son derece güzel bir kadın olduğunu söyleyerek şanslarına seviniyordu. Ordu hayatının kadınlardan uzak ve sıkıcı geçeceğine kendisini hazırlamışken böylesine güzel bir eğitmenle karşılaşması ona göre ilahî bir lütuftu.
Zhang Xiaohou arkadaşının yüzüne bıkkınlıkla baktı. Liu Minghui’nin hayal gücü gerçekten sınır tanımıyordu. Hafifçe gülüp bitmek bilmeyen gevezeliğini duymazdan geldi.
Üssün koridorlarında yaklaşık beş dakika yürüdükten sonra Eğitmen Wu, yan yana duran iki açık kapının önünde durdu. Her odada dört kişi kalacaktı ve gerekli bütün eşyalar içeride hazırlanmıştı. Kendi getirdikleri hiçbir şeyi koğuşa sokamayacaklardı. İki saat sonra eğitim alanında toplanmaları gerekiyordu.
Yanındaki subay bütün çantalarına el koymaya başladı. Zhang Yong itiraz etmek için öne çıkınca adamın avucunda mor elektrik yayları belirdi. Genç asker söyleyeceklerini bir anda unuttu.
Zhang Xiaohou hayretle subayın eline baktı. Bu adam bir Yıldırım büyücüsüydü! Bin kişide ancak bir kişide uyanan elementi ordudaki ilk gününde görmüştü. Üstelik gücüne bakılırsa çoktan Orta Seviyeye ulaşmıştı.
Yıldırımı görünce aklına Mo Fan geldi. Onun şu sıralar İnci Şehri’nde neler yaptığını merak etti.
Subay soğuk bir ifadeyle kendisini tanıttı:
“Ben denetim eğitmeniniz Dai Xinghe. Bana Eğitmen Dai diyeceksiniz.”
Eğitmen Wu ile Eğitmen Dai ayrıldıktan sonra acemiler kapılardaki isim listelerine baktılar. Dörder kişilik iki gruba ayrılmışlardı. Liu Minghui ile aynı odaya düşmesi Zhang Xiaohou’yu rahatlattı; yol boyunca konuşabildiği tek kişi oydu.
Yaklaşık otuz metrekarelik koğuşta dört ranza bulunuyordu. Yatakların altında çalışma masaları, yanlarında dolaplar vardı. Girişteki banyoya dört takım kişisel bakım malzemesi konmuş, her takımın altına sahibinin adını yazabileceği boş bir etiket bırakılmıştı.
Bir dağın içinde yaşamalarına rağmen oda aydınlık, temiz ve ferahtı. Nemli ya da boğucu değildi; belli ki üssün havalandırma sistemi son derece iyi kurulmuştu.
Liu Minghui en içteki yatağa tırmanıp şilteyi bedeniyle sınadı.
“Üniversite yurdundan aşağı kalır yanı yok. Kendi eşyalarımızı kullanamıyoruz, telefon yasak, kızlarla tanışmak da mümkün değil ama… Genel olarak fena sayılmaz.”
Askerî yatağın yumuşak olmasını beklemek boşunaydı; şiltenin altında dümdüz sert tahta vardı.
Zhang Xiaohou yatağa çıkmak yerine masasını inceledi. İlk çekmecede beş defter ile dolmakalem takımı, ikincide ilk yardım çantası, en alttakinde renkli not kâğıtları ve mendiller bulunuyordu.
“Her şeyi düşünmüşler.”
Dolabın kapağını açtığında üç takım askerî büyücü muharebe üniforması, üç çift bot, üç kemer ve üç şapka gördü. Farklı koşullara uygun kıyafetlerin tümü kusursuzca katlanmıştı.
Bir gün o heybetli askerî üniformayı giyeceğini düşünmek bile Zhang Xiaohou’nun yüreğini hızlandırdı.
Liu Minghui denemesini önerince hemen bir takım alıp giydi. Banyodaki aynanın karşısında kendisini baştan aşağı süzdü. Düzgün kesimli üniforma ve asker şapkası onu bambaşka birine dönüştürmüştü. Aynadaki genç, eski toy hâlini geride bırakmış; dimdik ve güvenilir bir asker olmuştu.
Liu Minghui de üniformasını giyip yanına geldi. Aynadaki görüntüsüne hayran hayran bakarken çocukluk anısını anlattı. Bir zamanlar serseriler onu döverken oradan geçen askerî büyücüler araya girip kendisini kurtarmıştı. Küçükken en büyük hayali askerî büyücü olmaktı fakat büyüdükçe bu düşü neredeyse unutmuştu.
Liu Minghui düşüncesini aynadaki yansımasına bakarak tamamladı: “İnsan aynanın karşısına böyle çıkınca anlıyor. Gerçekten de hayalsiz yaşanmıyor.”
İki genç aynanın karşısında yeterince gururlandıktan sonra diğer oda arkadaşlarıyla tanıştı. Uzun boylu, esmer Zhang Yong bir Başlangıç Seviyesi Toprak büyücüsüydü; adı gibi sert bir mizacı vardı. Bambu çubuğu kadar ince Lin Junhe ise Ateş Elementini uyandırmıştı. Öylesine zayıf görünüyordu ki sert bir rüzgârda devrilecek sanılırdı.
Liu Minghui’nin Beyaz Büyü dallarından Bitki Elementini uyandırmış olması Zhang Xiaohou’yu şaşırttı. Bunun için genellikle özel yardımcı uyanış taşları gerekirdi. Elbette doğuştan sıra dışı insanlar da bulunuyordu. Mo Fan denen canavarın daha Başlangıç Seviyesindeyken iki element uyandırması buna en iyi örnekti.
Zhang Xiaohou ise Rüzgâr Elementinde Başlangıç Seviyesinin darboğazına ulaşmıştı. Bir ayağı Orta Seviyenin eşiğindeydi fakat son engeli aşamıyordu. Büyük ailelerden gelmedikleri için ellerinde bol kaynak veya Yıldız Damarı yoktu. Yalnızca çalışarak biriktirdikleri güçle duvarı tek hamlede kırmayı denemek zorundaydılar.
Yine de Zhang Xiaohou emindi: Acemi kampındaki üç ay dolmadan Orta Seviye büyücüsü olacaktı.
Koğuşu öğrendikten sonra yemekhaneye gittiler. Vakit geçtiği için sıcak yemek kalmamıştı; birkaç parça ekmekle bir kutu süt alıp karınlarını doyurdular. Liu Minghui üssü dolaşmak istediyse de yasak kapıların hiçbirinden kimlik kartı olmadan geçemedi. Sonunda o da koğuşa dönüp yatağına uzandı.
Zhang Xiaohou boş tavana bakarken ne zaman uyuduğunu fark etmedi.
Uykusunun içinde hafif, hışırtılı sesler duydu. Bir şey yatağına tırmanıyordu. Kolunda ve yanağında soğuk, kaygan bir dokunuş hissetti; ıslak bedenli bir yaratık üzerinde sürünüyordu.
Bütün bunları rüya sandı.
Birden gözlerini açtı. İlk düşüncesi eğitime geç kaldığıydı. Yataktan doğrulmaya çalışıp teslim bildirimi haykıracaktı ki sözleri korkunç bir çığlığa dönüştü.
Bedeni taş kesildi.
Yüzünün hemen önünde, başını kaldırmış ve çatallı dilini oynatan iki metre uzunluğunda Kara Pullu Boynuzlu Yılan vardı.
Bu yaratık Hizmetkâr sınıfı bir iblisti. Yetişkinleri beş metreye ulaşır, bedenleri sert siyah pullarla kaplanırdı. Üçgen başının üzerindeki boynuz taşı ve metali parçalayabilecek kadar güçlüydü. Fakat asıl korkuncu zehriydi: Isırılan kişi iki saat içinde panzehir bulamazsa ölürdü.
Yılan Zhang Xiaohou’nun bedenine dolanmıştı. Aralarında bir yumruk kadar bile mesafe yoktu. Genişleyen burun deliklerini, zehirli bir ışıkla parlayan koyu yeşil gözlerini bütün ayrıntılarıyla görebiliyordu.
O gözlere bakarken iliklerine kadar ürperdi.
Bu, ordunun onlar için hazırladığı ilk dersti.
