Savaş Meleği Albafera hâlâ nefes kesici bir savaş gücüne sahipti. Sanki Mo Fan onu yaşayanların dünyasından cehenneme ezerek gönderdikten ve nefret dolu bir ruha dönüştürdükten sonra daha da güçlenmişti. Mo Fan artık temeli sağlam bir Yasak Büyücü olsa bile onun bitmek bilmeyen saldırıları karşısında doğrudan çarpışmaktan kaçınmak zorundaydı.
Bu herif arafta ileri eğitim mi görmüştü?
Bir Kutsal Şehir meleği gururlu başını eğmişti… Gerçi başını Mo Fan koparmıştı. Yine de kibrinden, kutsal ruhundan vazgeçip karanlık ve çürüme ile birleşmesi şaşırtıcıydı. Sırf yaşayanların dünyasında Mo Fan’a yenildiği için mi bu hâle gelmişti?
Mo Fan bir süre çevikliğiyle saldırılardan sıyrıldı. Fakat eski melek çok geçmeden devasa bir kötücül gölgeye dönüştü. Elinde, bir zamanlar Mo Fan’ı neredeyse öldüren yabancı don mızrağı vardı. Yerdeki böceğe öfkesini boşaltan bir dev gibi mızrağı tekrar tekrar savuruyordu.
Mo Fan’ın sırtında iki yana açılan ateş tüyleri belirince onun ruh gölgesi de anında devleşti. Görkemli kanatları gökten sarkan uzun bulutlar gibi açılarak Ölüler Denizi’nin engin yüzeyini örttü.
Mavi bir ayna gibi uzanan deniz, Mo Fan’ın kutsal Kızıl Kuş tüylerini yansıtıyordu. Albafera’nın kırık kanatlarıyla kıyaslandığında, yakıcı güneşi yöneten gerçek başmelek Mo Fan’mış gibiydi. Mo Fan’ın tepeden bakan gözlerinde Albafera, bütün bedeni çürümüş bir sineğe dönüşmüştü; ne kadar iblis enerjisi taşısa da ona dokunamıyordu.
Mo Fan ateşi ilahi bir kılıca dönüştürmeyi severdi. Ne var ki onun kılıçları daima olağanüstü büyüktü.
Bunlar ağzı açılmamış döküm kılıçlarına benzerdi. Amaç düşmanı temizce ikiye ayırmak değil, kılıcın ağırlığıyla ezip öldürmekti!
İki elini başının üzerine kaldırınca dağ gibi görkemli kutsal ateş kılıcı oluştu. Abartılı Kızıl Kuş kanatları arkasında açılmışken Mo Fan, kirli göğü ve yeri ikiye ayırmak üzere inen bir tanrı gibiydi.
Albafera kaçmaya çalıştı ama kılıç gerçek bir gök zirvesi gibi yükseliyordu. Yeryüzünde ne kadar hızlı hareket ederse etsin o zirve hep başının üzerinde kalacaktı.
Ruhuna kilitlenmişti. Kaçış yoktu.
Albafera bedeninden dalga ve pul parıltısı biçiminde siyah enerji saldı. Eşkenar dörtgen biçimli bir duvar örerek Mo Fan’ın engin ateş gücünü durdurmaya çalıştı.
Mo Fan, Albafera’nın Kaos gücünde usta olduğunu biliyordu. Aynı gücü kullanan bir büyücü olarak Gök Zirvesi Ateş Kılıcı’na bir yanılsama katmanı eklemişti.
Bu yanılsama yalnızca görme ve duyuları değiştiriyor, Albafera’ya kendi büyüsünü yavaş yapıyormuş hissi veriyordu. Gerçekteyse kılıç çoktan yüzüne inmişti. Enerji pullarını toplarken kılıç onu dümdüz edecek noktaya ulaşmıştı bile.
Böylece kılıcın görüntüsü hâlâ inişini sürdürürken darbe, ileri sarılmış bir film gibi aniden gerçekleşti. Albafera’nın bulunduğu bölge kızıl alevlerle yok oldu. Küçük bir gök cisminin dağ sırasına çarpmasını andıran patlamanın ardından dağlar çöktü, yer dev bir fırına dönüştü.
Beyaz Cübbeli Başbüyücü’nün gözleri fal taşı gibi açıldı. “Bu… Bu…”
O ve diğer ruhlar kadim duvarın dibine kadar çekildiler. Bu gencin başkalarının yaşayıp yaşamadığını umursamayan dövüş tarzı, ortalama yaşları bin olan ruhlara bile ağır gelmişti. Yaşam enerjisi gereğinden fazla taşkındı.
Onların her biri yeraltı dünyasının kudretli hayalet efendileriydi; Mo Fan ise göklerden inen kutsal ateş yıldızı gibiydi. Aynı seviyede değillerdi.
Yaşlı bir Gizemli Yang büyücüsü, “Ben yaşarken bile bu kadar ateşli değildim!” diye söylendi.
Gizemli Yang enerjisiyle Ateş elementinin zirvesine ulaşmış biri olarak, yaşayanların dünyasındaki gençlerin ne kadar korkunçlaştığına hayret ediyordu. Ortada Yasak Büyü Yıldız Sarayı bile yoktu ama güç gerçek bir Yasak Büyü’yü aşıyordu.
Beyaz Cübbeli Başbüyücü, kitap kurdu bir hayalet gibi Mo Fan’ın yanına süzüldü. “Başsız meleğin işi bitmiştir herhâlde?”
Mo Fan başını salladı. “O kadar kolay ölmez. Bir zamanlar onun üzerine basıp Kötücül Kutsal Kral’ın tahtına çıktım ama aynı gün beni de buraya, size arkadaşlık etmeye yollamasına ramak kalmıştı.”
Hayır. Bir terslik vardı.
Darbe doğru hissettirmemişti. Ateş kılıcının bir bedene çarpması böyle olmazdı. Albafera Karanlık Düzlem’de başka yetenekler edinmiş olmalıydı.
Alevlerin arasından siyah gece elbiseli bir kadın yürüyerek çıktı.
Lilith, “Cık cık… En sevdiğim oyuncağı neredeyse kırıyordun. Yeteneğini hafife almışım; bu raundu sen kazandın,” dedi.
Mo Fan’ın kemik iliğine ve ruha işleyen ateşine sıradan bir halıymış gibi basıyordu. Daha da tuhafı, topuklarının değdiği yerde Kızıl Kuş’un kutsal alevleri sönüyordu.
Kadından yayılan karanlık ve kötücül nefes öylesine baskındı ki Mo Fan’a İblis Elementi’nin buyurganlığını anımsattı.
Mo Fan yarattığı yıkıntıda eski düşmanını ararken, “Albafera nerede?” diye sordu.
Lilith yerdeki bir melek kemiğini ayağıyla dürttü. “Parça parça oldu. Bu kadar sert vurursan nasıl dayansın?”
Mo Fan bu tavrı çekici değil, ürpertici buldu. Böyle konuşan bir dişi ya anormal derecede güçlü olurdu ya da hem sapık hem anormal derecede güçlü.
Lilith, “Telaşlanma, onu geri getireyim,” dedi.
Sönmeyen kutsal alevlerin ortasında dans etmeye başladı. Bu, bedenini gelişigüzel kıvırdığı bir dans değildi; havada başkalarının göremediği şeyleri arıyor gibiydi. Parmakları bir şeyler tutuyor, topukları görünmez ipleri çekiyordu.
Yang tarafındaki ruhlar, Batı’nın kadim efsanelerinden çıkmış bu kötücül kadının ne yaptığını merakla izliyordu. Sezgileri güçlü olan birkaç ruh ise sessizce kalabalığın arkasına çekildi.
Ayşa Ruya, Mo Fan’ın yakınına sokuldu. Bir şey göremese de Batı’ya özgü bu ayinsel dansı tanıyor gibiydi.
Mo Fan Ejder Sezgisi’ni devreye sokunca son derece ince ve keskin bir ışık ipliği gördü.
İplikler… Ormandaki örümcek ağları gibi!
Diğer ruhların boş gözlerle izlediği yerde Mo Fan bambaşka bir manzarayla karşı karşıyaydı. Lilith, dünyanın örümceğine dönüşmüşçesine uzun pençeleriyle dev bir kötülük ağı örüyordu. İlahi-kötücül iplikler ruhların yüzlerine bağlanmıştı.
Aynı anda, Mo Fan’ın tek kılıçla parçaladığı Albafera kutsal alevlerin içinde parça parça dikilmeye başladı. İpler her bir kemiğine bağlıydı. Eti ise önceki siyah enerji pullarından, yani Lilith’in soluduğu kirli nefesten oluşuyordu.
Lilith eserini gösteren zarif bir prenses gibi gülümsedi. “Gördün mü? Onu yeniden ördüm.”
Albafera’yı tekrar birleştirmişti.
Eski melek gerçek anlamda bir kahraman ruh değildi. Lilith’in oyuncağı, iplerle oynattığı bir kuklaydı!
Yaşayanların dünyasındaki bir Gezen Melek’i kuklaya çevirmek… Lilith’in kudreti Mo Fan’ın bile nefesini tutmasına neden oldu.
Demek kılıcın Albafera’nın sert kemiklerine inişi bu yüzden tuhaf hissettirmişti. Adam zaten dağınık parçalardan oluşuyor, yalnızca Lilith’in ipleri sayesinde ayakta kalıyordu.
İpler kesilmedikçe Albafera sonsuza dek dirilebilirdi. Kemikleri de Lilith tarafından işlenmişti; ilahi ateş fırınında yüz yıl eritilse bile yok olmayacak türdendi.
Albafera, ah Albafera… Kutsal Şehir’in yüce meleğiyken ne kadar nefret edersen et, böylesine sapkın bir kadının oyuncağı olman şart mıydı?
Yeniden kurulan Albafera, “Mo Fan, bütün numaralarını gördüm. Üç beş saldırıdan başka bir şeyin yok!” diye bağırdı. “Beni öldüremezsin. İçindeki iblisi çağır da bir kez daha dövüşelim!”
Kemikleri ebedî, eti kirli nefestendi. Gerçekten de ölümsüz sayılırdı.
Öyleyse Mo Fan neden büyü gücünü onun üzerinde harcasındı? Dağa tırmanırken pis ve sert bir taşa takılan kişi, taşı dişleyip yemeye çalışmazdı. Bu düpedüz budalalık olurdu.
Albafera ise vazgeçecek değildi. Bütünüyle onarılır onarılmaz yeniden saldırdı. Lilith’in ipleriyle yönetilse de kadının onu eliyle oynatmasına gerek yoktu. Tek bir kirli nefes yeterliydi; gerisini Albafera’nın bedenine kök salmış nefreti hallediyor, onu Mo Fan’a kilitliyordu.
Mo Fan başlangıçta büyü seviyesini onunla ölçmek istemişti ama artık hevesi kalmamıştı. Bu şey Albafera değildi. Güçlenmişti ama ruhu kuruyup gitmişti.
Kutsal Diş Asası ölüm ayazını topladı. Albafera yine Mo Fan’ın kalbine nişan aldı.
Bir zamanlar yenilmemişti! Mızrağı Mo Fan’ın kalbine saplanmıştı. Yalnızca hesaba katmadığı o kız dikenini çektiği için kaybetmişti. Lingling olmasaydı Mo Fan ateşten yeniden doğamazdı.
Mo Fan kalbine yönelen saldırıdan kaçmadı. Ayağını hızla zeminde kaydırdı; kadim Çin geleneğini miras almış bir Tai Chi ustası gibiydi. Çok geçmeden ayaklarının altında Uzay ile Kaos’un birleştiği bir İki İlke diyagramı belirdi. Ancak içindeki desenler çok daha karmaşıktı; çizgiler, yeraltı sarayının birbirine dolanmış geçitlerini andırıyordu.
Mo Fan saldırgan meleğe seslendi: “Çin’in Sekiz Trigramı hakkında ne kadar bilgin var? Bakalım yaşam kapısını bulman ne kadar sürecek.”
Albafera ne yaptığını anlamadan mızrağını bir kez daha Mo Fan’ın kalbine uzattı. Fakat çevresindeki uzay aniden büküldü.
Mo Fan’ın yere çizdiği desen canlanmış, uzayın yapısını değiştirmişti. Düz bir çizim üç boyutlu bölmelere dönüştü. Albafera sanki minyatür bir kum tuzağına basmıştı. Mekanizma anında açıldı: bir ikiye, iki dörde, dört sekize ayrıldı… Sayısız bölme yayılıp Rubik küpünün parçaları gibi bağımsız hücrelere dönüştü.
Sekiz Trigram Zindanı!
Mo Fan, Uzay ve Kaos büyülerinin birleşimini Sekiz Trigram’dan aldığı ilhamla yoğurmuş, Albafera için özel bir hapishane kurmuştu.
Albafera ancak o zaman, Mo Fan’ın çevresindeki bir metrelik alana basmasına rağmen minyatür ve engin bir evrene düştüğünü anladı. Uzaklarda, sayısız desenle örülü yeraltı sarayı uzunlu kısalı çizgilere dönüşüyordu. Göz bunların birbirinden farklı olduğunu seçebiliyordu ama Albafera bu farkların ne anlama geldiğini bilecek donanıma sahip değildi.
Beyaz Cübbeli Başbüyücü zindanın işleyişini kavramıştı. Albafera önce dev bir labirentten uçup çıkmak, ardından sekiz çıkıştan doğru olanı seçmek zorundaydı. Üstelik bu doğru seçim, yaşam kapısının yalnızca bir çizgisiydi. Zindandan bütünüyle çıkmak için sekiz kez üst üste sekizde bir doğru seçeneği bulmalıydı.
Labirentin çıkışını bulmak zaten zorken bir de seçimlerin hepsini doğru yapmak gerekiyordu. Albafera gibi kibirli bir yabancı, Mo Fan’ın “yaşam kapısını” bulamadan içeride çürüyüp giderdi.
Albafera zindanın içinde öfkeyle haykırdı:
“Mo Fan! Benden korkuyor musun? Neden karşıma çıkıp dövüşmüyorsun?”
Mo Fan kurnazca gülümsedi. “Dövüşte seni zaten yendim. Şimdi de zekânı sınayalım.”
Lilith’in oyuncağıysa kum havuzunda kalmalıydı.
Mo Fan çocukken yere tebeşirle labirent çizer, karıncaları içine sürer ve hangisinin çıkışı bulacak kadar zeki olduğunu seyrederdi. Labirentin çıkışında da çoğu zaman yeni yakaladığı bir tırtıl bulunan şişe olurdu. Tırtılın en sevdiği yiyecek karıncaydı.
Büyüyünce İblis Elementi’yle bu kadar uyumlu olmasına şaşmamak gerekirdi. Heh heh!
Beyaz Cübbeli Başbüyücü ellerini saygıyla birleştirdi. “Genç kardeşim, yeteneğin gerçekten büyük. Yang tarafı sana güveniyor.”
Mo Fan pek önemsemedi. Albafera’yı labirentle oynamaya yollasa da gardını indirmedi. Lilith çok daha tehlikeliydi; Albafera gibi biri bile onun oyuncağıydı.
Lilith’in bir sonraki numarasını görmek için ona bakarken ensesinde bir soğukluk hissetti. Tüyleri diken diken oldu. Neyse ki Ejder Sezgisi hâlâ açıktı; göremese bile tehlikeyi hissedebiliyordu.
Ayşa Ruya aynı anda, “Mo Fan!” diye haykırarak yanına uçtu. Sekiz kanadını ve Ejder Serçesi tüylerini açıp onu bütünüyle sardı.
“Şrak!”
Kanlı tüyler havaya saçıldı. Ayşa Ruya’nın melek kanatları kesilmiş, genç kadın yuvarlanarak duvara doğru savrulmuştu.
Mo Fan yara almamıştı. Kara Ejder İmparatoru Zırhı’nı derhâl uyandırdı. Siyah ejder pullu zırh Mo Fan’ın üzerine geçmek yerine arkasında dimdik durdu; sadık bir Kara Ejder savaşçısını andırıyordu.
Savaşçı arkadan gelen karanlık bıçağı durdurdu, ardından siyah kemikten bir perde kurarak Mo Fan ile Ayşa Ruya’yı kadim duvarın dibindeki güvenli alana aldı.
Mo Fan Ayşa Ruya’yı kaldırırken bir sepet dolusu kutsal ilaç çıkardı. “Nasılsın?”
Bu ilaçların dünyada bir tanesini bulmak bile zordu ama Mo Fan onları kiloyla taşıyordu. Zinzia onun için o kadar endişelenirdi ki Mo Fan birini döverken fazla güç kullanıp ertesi gün el ağrısı çekse kutsal ilaçla banyo yaptırmaya kalkardı.
Ayşa Ruya gözlerini devirdi. “Şimdilik iyiyim. Ama şu kutsal ilaçlardan birini yersem ruhum dağılıp gider!”
Artık karanlık yapılı bir Düşmüş Melek’ti. Parthenon Tapınağı’nın beyaz büyü ilaçları onun için zehirden farksızdı.
Mo Fan mahcup oldu. “Şey… Benim gözümde sen hâlâ Parthenon’un en zarif, en büyüleyici azizesisin. Birden Düşmüş Melek olmana alışamadım.”
Ayşa Ruya parmağıyla kemik perdenin ardındaki ruhları gösterdi. “Küçük bir yara, yakında kapanır. Asıl durumumuz çok kötü.”
Kurallara göre Yang tarafındaki ruhlar geçici müttefikleriydi. Hayatta kalmak için Yin tarafını öldürmeleri gerekiyordu.
Mo Fan, altmış dört ruhun önce iki tarafa ayrılacağını tahmin etmişti. Bir taraf diğerini yok edene ya da geriye otuz iki kişi kalana kadar savaşılacak, sonraki turda sağ kalanlar tekrar ikiye bölünecekti. Bu, son dört kişi kalana dek sürecekti.
Burada gerçek dostluk beklenemezdi ama en azından bu turda Yang tarafının Mo Fan’la birlikte Yin tarafına karşı savaşması gerekirdi. Ne var ki kendi taraflarında bir hain bulunuyor, arkasından saldırıyordu!
Mo Fan saldırıyı sezmiş ve karşı koyabilirdi. Fakat Ayşa Ruya endişeyle düşünmeden davranmış, onu korurken yaralanmıştı.
Hem canı yanmış hem öfkelenmişti.
Ruhlara dönüp kükredi: “Sizi sinsi ihtiyar hayaletler! Yaşlı bebeğimi kanattınız. Amacınız ne olursa olsun, sonunda hepiniz onunla birlikte gömüleceksiniz!”
Ayşa Ruya yine gözlerini devirdi. Kendisi henüz ölmemişti; neyin cenazesi, kiminle gömülmekti bu?
Beyaz Cübbeli Başbüyücü kekeleyerek, “B-benim suçum değil… Ne olduğunu ben de bilmiyorum…” dedi.
Mo Fan’a saldıranlar arasındaydı. Yüzü son derece tuhaf görünüyordu; ağzından özür sözleri çıksa da ifadesi haksız yere öldürülmüş bir âlimin kinci hayaletini andırıyordu.
Ayşa Ruya durumu anladı. “Kontrol ediliyorlar.”
Mo Fan, Lilith’e baktı. Kadın iki elini açmış, parmaklarını Yang tarafındaki ruhlara yöneltmişti. Büyüsü ilerledikçe daha çok ruh bedeninin denetimini kaybediyor, vahşi bakışlarla Mo Fan ile Ayşa Ruya’ya dönüyordu.
Lilith çılgınca güldü. “Büyük kuralları Büyük Gök Ejderhası koyar; savaş alanındaki kuralları ise ben!”
Kaleye kapatılmış deli bir kadın, sonunda kötücül yuvasına meydan okuyacak konuk bulmuş gibiydi.
Lilith diğer ruhlarla aynı seviyede değildi. Yang tarafındaki otuz ruhu birden kontrol etmişti. Az önceki dansı yalnızca Albafera’yı onarmak için değildi; görünmez iplerini bütün ruhlara sessizce bağlamıştı.
İradesi güçlü birkaç ruh ilk anda saldırmayıp direnebiliyordu ama ele geçirilmeleri yalnızca zaman meselesiydi. Lilith, Kan Işıltısı çiçeğinin ruhlarını yöneten, Kraliçe’nin bahçesindeki Ruhlar Sarayı’nı budayan kişiydi. Bu ruhların çoğu onun kırbacını tatmış, hem korkmuş hem çaresiz kalmıştı.
Büyük Gök Ejderhası burada göğün kendisiydi; tek nefesiyle hepsini yok edebilirdi. Fakat dışarıda Kan Işıltısı Kraliçesi zarafetle maçı seyrediyordu. Mo Fan ejderhaya bunu yaptırırsa Kraliçe bu oyundan memnun kalmazdı.
Kraliçe’nin görünmez ve bilinmez kudretiyle kıyaslandığında Lilith’in gücü hiç değilse anlaşılabilir ve çözülebilirdi. Büyük Gök Ejderhası ile Kan Işıltısı Kraliçesi kuralları koyan iki varlıktı. İki tarafın da kurallara uyması en akıllıca yoldu.
Mo Fan omuzlarını gevşetti.
“Pekâlâ… Uzun zamandır bütün gücümü kullanmadım. Genç ve sağlam kemiklerim bile gevşedi. Teker teker dövüşmek de iki tarafa ayrılmak da vakit kaybı. Toplu kavga benim en sevdiğim şey!”
“Küçük Alev Perisi! Nil’de Khufu’yla dövüşürken doymamıştın, değil mi? Gel, baba kız bir kez daha gönlümüzce savaşalım!”
Bedeninin her zerresinden Alev Kutsal Ejderhası’nı bile gölgede bırakacak bir ışık yükseldi. Işıklar birleşerek ilahi ateşten kızıl bir zırha dönüştü. Artık yalnızca iki kanadı değil, saçlarının her teli de aleve dönüşmüş ve kutsal bir parıltıyla yanmaya başlamıştı.
Tanrı ile gölge tek bedende birleşti. Alev Perisi Tanrıçası’nın ruh gölgesi Mo Fan’ın kahramanca duruşuyla kusursuz biçimde örtüştü. Mo Fan göğe bir yumruk savurunca Kızıl Kuş alevleri göğü ve denizi yaktı; bütün Ölüler Denizi dev bir ateş diyarına dönüştü.
Mo Fan, kendisini kuşatan ruhlara bakarak sırıttı.
“Karşınıza sıradan bir Yasak Büyücü olarak çıkacaktım…”
“Üzgünüm, rol yapmayı bırakıyorum!”
“Şimdi siz ihtiyar hayaletlere, Ateş Savaş Tanrısı’nın zorba estetiğini tattıracağım!”
“Küçük Alev Perisi! Küçük Meng’e dışında gözünün gördüğü bütün hareketli şeyleri kül et!”
