Birkaç üst düzey yetkili birbirine baktı; Zu Huanyao’nun bu sözlerine karşılık verebilecek başka bir gerekçe bulamadılar.
Yasak büyülerin kötüye kullanımı mı? Bu suçlama, Mo Fan’a yüklemeye çalıştıkları suçun yanında hiçbir şeydi. Yasak büyülerin kullanımı, başkalarına zarar verilmediği sürece hapis cezası bile gerektirmiyordu!
“Öhm, bugünkü duruşma burada sona ermiştir. Jüri üyeleri ve diğer yetkililer lütfen kalsın, diğerleri ayrılabilir,” dedi Remiel. Durumun kontrolden çıktığını fark etmiş ve Kutsal Mahkeme’yi derhal sonlandırmıştı.
Zu Huanyao’nun bu mantık yürütmesini sürdürmesine izin veremezlerdi. Eğer bu söylemler diğer jüri üyelerini veya yetkilileri etkilerse, “karanlık cehenneme sürgün” kararını geçirme planları tamamen suya düşebilirdi.
Ömür boyu hapis, büyü yeteneklerinin yok edilmesi, Kutsal Şehir’de hapsedilme… Bunların hiçbiri Kutsal Şehir’in istediği sonuçlar değildi. Mo Fan gibi Şeytan sistemine sahip biri, kafası kesilerek halka teşhir edilse bile, bazı karanlık büyülerle ölümden geri dönebilirdi.
Mutlaka “Karanlık İnfaz” uygulanmalıydı!
Tıpkı Wen Tai gibi, asla geri dönüşü olmayan o karanlık cehennem infazı!
Ancak Avrupa’daki pek çok demokratik ülke idam cezasını çoktan kaldırmıştı. Kutsal Şehir’in yapmaya çalıştığı şey ise sadece bir idam değil, kişinin ruhunu karanlık cehenneme hapsetmekti. Eğer ortada korkunç bir suç ve insanlığın lanetini kazanmış bir durum yoksa, bu hükmü devreye sokmak neredeyse imkansızdı.
Bu yüzden tüm yargılama süreci, önceden belirledikleri rotada ilerlemek zorundaydı. Herhangi bir aşamada kasıtlı bir müdahaleye izin veremezlerdi, aksi takdirde kararlarında sapmalar meydana gelebilirdi.
…
Herkes dağılırken, Zu Huanyao ağır yetkili cübbesiyle Kutsal Mahkeme’nin basamaklarından aşağı iniyordu. Zu Xiangtian kenarda onu bekliyordu.
“Büyükbaba, onun lehine savunma yaptığını duydum,” dedi Zu Xiangtian memnuniyetsiz bir tavırla.
Haber hızla yayılmıştı. Zu Huanyao’nun bu savunma şekli kısa sürede tüm Kutsal Şehir’de, bu olayla ilgilenen herkesin kulağına gidecekti. Bu da Zu Huanyao’nun duruşunu fazlasıyla netleştiriyordu.
Artık Kutsal Şehir’in tüm kararlarına körü körüne uyan bir meclis başkanı değil, Çin’in tarafında durarak elinden geldiğince Mo Fan’ı koruyan biriydi.
“Gezgin Meleği öldürdüğü bir gerçek, bu suçu temize çıkarmak imkansız. Bu yüzden suçun niteliğini değiştiremeyiz, sadece sonuç üzerinde durabiliriz. Karanlık cehenneme sürgün edilmediği sürece, diğer her türlü sonucu kabul edebiliriz,” dedi Zu Huanyao.
Zu Xiangtian’ın yüzünde büyük bir şaşkınlık vardı. Büyükbabasının tereddüt etmeden Kutsal Şehir’in melekleriyle bir olup Mo Fan gibi bir iblisi cehenneme göndereceğini düşünmüştü. Sonuçta Mo Fan’ın elindeki güç çok fazla insanı tehdit ediyordu ve o, hiçbir sınır tanımayan, pek çok kişinin çıkarlarını zedeleyebilecek bir çılgındı.
“Büyükbaba, anlamıyorum. Kutsal Şehir’de yer edinmek için onlarca yıl harcadınız, Asya Büyü Birliği’nde ve Kutsal Şehir’de sarsılmaz bir konum elde ettiniz. Neden aniden Kutsal Şehir’i, Başmelek Michael’ı ve Başmelek Remiel’i karşınıza alıyorsunuz? İkisi de Mo Fan’ın bu dünyadan silinmesini istiyor. Onların isteklerine boyun eğmemek, kendi kariyerinizi tamamen bitirmek değil mi?” dedi Zu Xiangtian, içindekileri dışa vurarak.
Mo Fan onların müttefili değil, düşmanıydı! Neden sırf bir düşman için tüm Kutsal Şehir’i karşılarına alıyorlardı?
Zu Huanyao adımlarını durdurdu ve gözleri neredeyse hiç ışıldamayan yaşlı bakışlarıyla Zu Xiangtian’a dikti.
“Ben… yanlış bir şey mi söyledim?” Zu Xiangtian biraz panikledi. Büyükbabasının bakışlarının ürkütücü olduğunu hissetti. Zu Huanyao, her zaman Zu Ailesi’nin en saygı duyulan ismi olmuştu; onun uluslararası etkisi olmasaydı, ailenin bugünkü konumu da olmazdı.
“Xiangtian, hayatım boyunca pek çok şey yaptım. Bazıları vicdanımı rahatlatırken, bazıları vicdanımı sızlattı. Meclis Başkanı Shao Zheng gibi, sırf ilkelerim ve yolum uğruna makamımı bırakamam ya da Hua Zhanhong gibi denizlerde yaratıklarla savaşıp bu koca ülkeyi koruyamam. Ancak onların sahip olmadığı bir yeteneğim var: nabza göre şerbet vermeyi bilmek… Daha düzgün bir ifadeyle, uzlaşma sanatını bilmek,” dedi Zu Huanyao bastonuna yaslanarak yavaşça yürümeye başlarken.
Zu Xiangtian ona saygıyla eşlik etti. Kutsal Şehir’in caddeleri insan kalabalığı ve gürültüyle doluydu. Dede torun eve dönmek yerine, bu kalabalık sokaklarda yürümeye devam ettiler. Zu Xiangtian, büyükbabasının söyleyecekleri olduğunu anlamıştı.
Çocukluğundan beri Zu Xiangtian hep dinleyen taraf olmuştu, konuşmaya pek cesaret edemezdi. Ancak bu sefer durumu kavrayamıyordu. Mo Fan’ın kurtuluşu var mıydı?
Kutsal Şehir’i karşısına almış, Gezgin Meleği öldürmüştü; Başmeleklerin gözündeki dikendi. Böyle biri nasıl kurtarılabilirdi?
“Kararınızı sorgulamıyorum ama hepimiz Kutsal Şehir’in kurallarını biliyoruz. Hiçbir şeyi değiştiremeyebiliriz ve üstüne Kutsal Şehir’deki söz hakkımızı da kaybedebiliriz,” dedi Zu Xiangtian.
“İnsan, zamanla bambaşka biri haline gelebiliyor. İlk kez nabza göre şerbet verip karşılığını aldığında, bunu yeni öğrenilmiş bir yetenek gibi görüp içten içe bunun zekice, ilerici veya bir kendini geliştirme yolu olduğuna kendini inandırabiliyor. Sonra da tamamen sermaye ve imtiyazların içinde boğulup gidiyor… Ama büyükbaban farklı. Geçmişte yaptığım her şey, ister vicdansızca ister haksızca olsun, tek bir amaç içindi: Günün birinde gerçekten egemen olanların karşısında söylemem gerekeni söyleyebilmek ve yapılması gerekeni yapabilmek.” Zu Huanyao sağ eliyle bastonunu öyle sıkı kavradı ki, baston neredeyse yer karolarına gömülüyordu.
Zu Xiangtian büyükbabasına baktı ve karşısındaki adamı tanıyamadığını hissetti.
Büyükbabası ona küçüklüğünden beri hep ileriye bakmayı, geniş bir perspektife sahip olmayı, sabretmeyi, her iki tarafı da idare etmeyi ve tüm durumu kontrol altında tutmayı öğretmişti…
Söylemek istediğini söylemek, yapılması gerekeni yapmak mı?
Zu Xiangtian, dünyada bu cümleyi kuracak en son kişinin büyükbabası olduğunu düşünüyordu!
“Sizce şimdi o konuşmanız gereken an mı? Büyükbaba… Büyükbaba?” Zu Xiangtian, Zu Huanyao’nun bakışlarının yolun sonuna kilitlendiğini fark etti.
Yolun sonunda, infazlar için kullanılan antik meydan vardı. O iki kişi yok olup bu dünyadan silindiğinden beri, orası tamamen mühürlenmişti. Zu Huanyao başından beri oraya doğru yürüyordu ve gözlerini oradan bir an bile ayırmamıştı…
Zu Xiangtian bir anlığına her şeyi idrak etti.
Sonuçta, Zu Huanyao’yu bu yaşında bile böyle şeyler yapmaya itebilecek tek bir kişi vardı.
Bembeyaz saçları, elinde bastonuyla, o yaşlı ve derin gözlerinden taşan acı, yüzünde bir gözyaşı izine dönüşüyordu. Ancak Zu Huanyao tek bir kelime edemiyor, tek bir damla gözyaşı dökemiyordu. Ne büyük öğretiler, ne ilkeler… İnsanın yedi duygusu ve altı arzusu vardı.
O, sadece hareketleriyle, çoktan gitmiş olana içindeki pişmanlığın ne kadar büyük olduğunu anlatıyordu!
