53. Bölüm

Sonraki bir ay boyunca Zhang Xiaohou ilk günkü kadar şanslı değildi.

Başlangıçta kendisini koğuştaki en talihli kişi sanmış, belki de Eğitmen Dai’nin gözünde ayrı bir yeri olduğunu düşünmüştü. Oysa bundan sonraki her gün başlı başına bir kâbusa dönüştü.

Geceleri yavru iblislerin baskınlarına karşı tetikte olmaları gerekiyordu. Yaratıkların henüz gelişimini tamamlamamış olması hiçbir şeyi değiştirmiyordu; saldırılarına uğrayan kişi ölmediğine pişman oluyordu.

Zhang Xiaohou, Eğitmen Dai’nin kendilerini tam elli tur koşturduğu günü unutamıyordu. Parkuru bitirdiğinde ruhu bedeninden ayrılmış gibiydi. Güçlükle koğuşa sürünmüş ve tek istediği uyumak olmuştu.

Gecenin ortasında Tek Gözlü Büyülü Kurtlardan biri gizlice içeri girmişti. Zhang Xiaohou daha uykusundayken bacağından büyük bir et parçası koparmış, akan kan ve dayanılmaz acı yüzünden neredeyse bayılmıştı.

Hayatının geri kalanını yatağa bağlı geçireceğini düşündüğü anda Eğitmen Wu yetişmiş ve bacağını iyileştirmişti.

Bundan sonra her gün cehennem azabına dönüştü. Gündüz fiziksel eğitim görüyor, geceyse iblis saldırısına uğrayıp koğuşunda ölü bulunmaktan korkarak uyuyordu.

Yine de kendisini şanslı sayabilirdi. Yan koğuştaki acemilerden biri tuvalete gittiğinde çürümüş bir hortlak tarafından lağım çukuruna sürüklenmişti. Yarım saat boyunca yaratıkla pisliğin içinde boğuştuktan sonra yaralarla kaplı, tanınmaz hâlde dışarı çıkabilmişti. Eğitmen Wu onu görünce az kalsın yeni bir hortlak sanıp yok edecekti.

Zhang Xiaohou, kadının o askeri tedavi ederken takındığı ifadeyi hiç unutmayacaktı. Eğitmen Wu muhtemelen hayatında ilk kez Şifa büyücüsü olmaktan pişmandı. O anda bir Yıkım büyücüsüne dönüşüp hastasını ortadan kaldırmayı tercih ederdi.

Eğitimin ilk yarısında Zhang Xiaohou neredeyse her gün bilincini kaybedene kadar zorlandı. Eskiden televizyonda bayılan askerleri görünce onlara imrenirdi; hiç olmazsa eğitimden kurtuluyorlardı. Köz Ejder Birliği’nde ise bayılmak kâbusun bitişi değil, başlangıcıydı. İnsan tekrar gözlerini açıp açamayacağını bile bilmiyordu.

Bir gece Zhang Xiaohou bedenen ve zihnen tükenmiş hâlde yatağına uzandı. Nasıl uykuya daldığını fark etmedi. Dudaklarında güzel bir düş gördüğünü belli eden küçük bir gülümseme vardı.

Sessiz koğuşta Zhang Yong ile Liu Minghui arasında horlama yarışı başlamıştı. Sanki en fazla gürültü çıkaran büyük bir ödül kazanacaktı. İkisinin de yüzünde zaferinden emin savaşçıların kibirli ifadesi bulunuyordu.

Lin Junhe ise yaralı küçük bir hayvan gibi battaniyenin altında kıvrılmış, uykusunda titriyordu.

“Hayır… Elektrik verme… Lütfen…”

Komuta odasındaki ekrandan onları izleyen Eğitmen Wu hem gülmek hem de üzülmek istiyordu. Acemilere gerçekten çok eziyet edilmişti fakat Köz Ejder Birliği’ne giren herkes bu süreçten geçmek zorundaydı. Önceki dönemlerde de Eğitmen Dai ile Başeğitmen Di’nin yeni askerleri nasıl acımasızca eğittiğini görmüştü. Yine de her yeni grup için endişelenmeden edemiyordu.

Komuta odasının kapısı açıldı. İçeri giren Başeğitmen Di Long doğrudan emrini verdi:

“Xinghe, hayatta kalma eğitimini başlatabilirsiniz.”

Dai Xinghe ciddiyetle emri kabul etti.

Eğitmen Wu da onun peşinden iki koğuşun önüne geldi. Dai Xinghe’nin yanında iki heybetli askerî büyücü daha vardı. Askerler koğuş kapılarını sessizce açtılar.

Aynı anda odaların karşısındaki duvarda gizli bir çelik kapı aralandı. Kapının ardında uzun, derin ve karanlık bir kaya tüneli uzanıyordu. İçerisi öylesine kasvetliydi ki sonu seçilemiyordu.

Dai Xinghe iki askere başlayabileceklerini bildirdi.

Askerlerin gözlerinde koyu mavi bir ışık parladı. İkisi de birer koğuşun kapısında durdu ve birbirlerine baktıktan sonra ellerini kaldırdı. Havada göz kamaştırıcı mavi Yıldız Haritaları oluştu.

Eğitmen Wu ile Dai Xinghe hemen iki yana çekildi.

İki Orta Seviye büyüsü neredeyse aynı anda tamamlandı:

“Azgın Dalga: Sürgün!”

“Azgın Dalga: Çılgın Akıntı!”

Zhang Xiaohou rüyasında bir yatın güvertesinde uzanıyordu. Kollarını gerip esnediğinde sırtındaki ve omuzlarındaki kemikler rahatlatıcı çıtırtılar çıkardı.

Yatın motoru usulca uğulduyor, masmavi gökyüzündeki bulutlar ağır ağır biçim değiştiriyordu. Ufuktan yükselen kocaman kızıl güneş hem tekneyi hem denizi sıcak renklere boyadı.

İnce bir sis tabakası denizin üzerinde yayıldı. Görüş uzaklığı azalmıştı ama doğan güneş sisi yanan bulutların rengine dönüştürüyordu. Deniz durgundu; yatın arkasında bıraktığı hafif dalgalar sessizce açılıyordu.

Zhang Xiaohou bu huzuru seviyordu. Sabah güneşinin altında uzaklara bakarken geçmişin gölgeleri ve kalbine kazınmış bütün acılar yok olup gidiyordu.

Tam gözlerini kapatıp güneşin tadını çıkarırken kulağının dibinde güçlü bir uğultu yükseldi. Ses, azgın dalgaların ortasında kalmışçasına giderek büyüdü.

Gözlerini açıp şaşkınlıkla sakin denize baktı.

“Tuhaf… Deniz dümdüz. Bu ses nereden geliyor?”

Sözleri biter bitmez görünmez bir dalga bedenini güverteden koparıp denize savurdu.

Bir anda köpüren suyun içinde bütün kontrolünü kaybetti. Yüzeye çıkmak için çabalıyordu fakat karanlık akıntılar dört bir yandan saldırıyordu. Fırtınadaki küçük bir tekne gibi savruluyor, başı dönüyor, nerede olduğunu ayırt edemiyordu.

Boğuşurken suyun içinde başka birini gördü. Liu Minghui de akıntıya kapılmış, kollarını bacaklarını çılgınca oynatıyordu. Zhang Xiaohou’yu görünce ağzıyla tek bir küfür şekillendirdi.

Zhang Xiaohou da aynı anda bağırdı.

Azgın suyun içinde darmadağın olmuş koğuşu seçtiğinde gerçeği anladı. Hâlâ Köz Ejder Birliği’nin yeraltı üssündeydi. Güzel yat ve deniz yalnızca rüyaydı.

İçinden eğitmenlere lanet okurken akıntı onu bilinmeyen bir yöne sürükledi. Yol boyunca neye çarptığını göremiyordu. Bedeni sanki beş altı kişi tarafından aynı anda dövülüyor, ciğerlerindeki son hava da tükeniyordu.

Dalgalar durulduğunda Zhang Xiaohou öksürerek akciğerlerindeki suyu çıkardı. Baş dönmesi biraz geçince çevresine bakabildi.

Zeminde selin izleri vardı. Yedi sekiz acemi, sudan çıkarılmış tavuklar gibi gelişigüzel yerlere dağılmıştı. Bazıları baygındı; diğerleri öksüre öksüre doğrulmaya çalışıyordu.

Bulundukları yer soğuk rüzgârın estiği, uzun ve karanlık bir kaya tüneliydi. Tünelin ilerisi görünmüyor, içeriden gelen uğultu insanın bedenini ürpertiyordu.

Liu Minghui’nin yüzü berbat görünüyordu fakat yine de önce Zhang Xiaohou’nun iyi olup olmadığını sordu.

Zhang Yong bir su birikintisinden kalkarken eğitmenlerin bütün soyuna sövüyor, doğru dürüst uyumalarına bile izin verilmediğinden yakınıyordu.

Zhang Xiaohou geldikleri yönde yalnızca yekpare kaya duvarı bulunduğunu fark etti. Buraya sanki boşluktan düşmüşlerdi.

Liu Minghui bunda şaşılacak bir şey olmadığını söyledi. Koğuşun karşısındaki duvarda başından beri bir tuhaflık sezmişti. Demek ki orada da gizli bir mekanizma vardı.

Giysisindeki suyu sıktıktan sonra baygın Lin Junhe’nin yanına gidip onu tekmeyle uyandırdı.

“Küçük Lin, ölü numarası yapmayı bırak. Kalk da giysilerimizi kurut.”

Lin Junhe’nin ürkek, zayıf ve cılız konuşan hâli eski hanedanlardaki saray hadımlarını andırdığı için Liu Minghui ona bu lakabı takmıştı.

Genç adam yavaşça gözlerini açtı. Kendini bir mağarada bulmasına şaşırmamış gibiydi. Bir aylık insanlık dışı eğitimden sonra hepsinin zihni, başlarına gelen her şeyi kabullenecek kadar uyuşmuştu. Nerede uyandıkları artık şaşırmaya değmezdi.

Lin Junhe su birikintisinin içinde sırtüstü yatıp uzun uzun iç geçirdi. Sonunda ayağa kalkarak Ateş Büyüsüyle arkadaşlarının giysilerini kuruttu.

Mağaranın bilinmeyen bir yerinden Dai Xinghe’nin mikrofonu sınayan sesi yükseldi:

“Bir, iki… Ses geliyor mu?”

Sekiz acemi hep birlikte başlarını kaldırıp sesin kaynağını aradı.

Eğitmen Dai, keşif birliklerinin görevlerini sıralamaya başladı. Düşman gerisine sızmak, askerî hedeflerin yerlerini belirlemek, esir ele geçirmek, kara ve hava saldırılarına kesin koordinatlar sağlamak, çıkarma harekâtları için araziyi incelemek… Gerektiğinde düşmanın önemli yöneticilerini ortadan kaldırmak da onların sorumluluğuydu.

Birinci manganın lideri Qian Minglang bu teorileri eğitim sırasında zaten dinlediklerini söyleyerek sözünü kesti.

Her koğuş aynı zamanda bir manga sayılıyordu. Zhang Xiaohou da Liu Minghui’nin ısrarıyla ikinci manganın lideri seçilmişti.

Dai Xinghe itirazı duymamış gibi devam etti. Bir keşif eri üstün askerî yeteneklere, güçlü bir bedene ve sağlam bir zihne sahip olmalıydı. Hızlı ve esnek hareket etmeli; dayanıklılık, çeviklik ve savaş bilinci bakımından sıradan birlikleri aşmalıydı. Resmî özel birlikler kurulmadan önce keşif erleri, bir bakıma ordunun özel büyücüleri sayılıyordu.

Ardından sınavı açıkladı.

Tünelin çıkışında Köz Ejder Sınav Dağları bulunuyordu. Acemilerin yirmi dört saat boyunca orada hayatta kalmaları ve süre dolmadan en yüksek zirveye ulaşmaları gerekiyordu. İster birlikte hareket edebilir ister tek başlarına ilerleyebilirlerdi.

Zirveye zamanında ulaşamamak, ağır yaralanmak ya da ölmek başarısızlık sayılacaktı.

Eğitmen Dai’nin sesi kesildi.

İki manga, sekiz kişi ve on altı göz sessizce birbirine döndü.

Herkes aynı kelimeye takılmıştı:

**Ölmek.**

Bu kez karşılaşacakları tehlike bir eğitim gösterisinden ibaret olmayabilirdi. Mağaranın içine korku ve huzursuzluk yayıldı.

Zhang Yong bunun gerçek olup olmadığını sorarken Lin Junhe panikle artık askerî büyücü olmak istemediğini haykırdı. Bunun askerlik değil, intihara gönderilmek olduğunu söylüyordu.

Geldikleri duvara koşup gizli kapıyı aradı. Hiçbir şey bulamayınca Ateş Büyüsüyle kayayı parçalamaya çalıştı. Duvar yerinden kıpırdamadığı gibi üzerinde yanık izi bile oluşmadı.

Zhang Xiaohou onu kolundan tutup geri çekti. Büyü enerjisini boşuna tüketmemesini, Eğitmen Dai’nin sözleriyle paniğe kapılmamasını söyledi. Sonuçta bu bir sınavdı ve her sınavın geçilebilecek bir yolu vardı.

Liu Minghui de onu destekledi. Daha başlamadan düzenlerini bozarlarsa eğitmenlere yalnızca eğlence malzemesi olurlardı. Zhang Xiaohou’yu manga lideri seçmekle doğru karar verdiğine inanıyordu. Tuo Şehri felaketinden sağ çıkmış birinin zihinsel dayanıklılığı yaşıtlarından daha güçlüydü.

Zhang Yong ise kollarını göğsünde birleştirip duvara yaslandı. Tek bir canı vardı; başına ne gelirse gelsin artık umursamayacağını söylüyordu.

İkinci mangayla Qian Minglang’ın yönettiği birinci manga arasında başından beri dostluk kurulmamıştı. Eğitimlerde birbirlerini yenmeyi gurur meselesi sayıyor, sessiz bir rekabet yürütüyorlardı.

Zhang Xiaohou rakiplerini gözlemledi. Qian Minglang son derece sakindi. Üstelik birkaç gün önce Orta Seviyeye ulaşmış, sekiz acemi arasında bunu başaran ilk kişi olmuştu. Birinci manganın ortalama gücü de kendilerinden biraz yüksekti.

Qian Minglang’ın grubu kısa sürede kararını verdi. Dördü ikinci manganın yanından kibirli bakışlarla geçip tünelin derinliklerine ilerledi.

Zhang Xiaohou daha fazla vakit kaybedemeyeceklerini söyledi. Tek başına gitme seçeneği verilmiş olsa da bunu doğru bulmuyordu. Dağların arazi yapısını bilmiyorlardı; önlerinde iblisler, tuzaklar ve bilinmeyen tehlikeler bulunabilirdi. Yanlarında Şifa büyücüsü olmadığı için suyu, yiyeceği ve tedavi malzemelerini de hesaba katmalıydılar.

Amaçları kavga etmek değil, en yüksek zirveye ulaşmaktı. Gereksiz hiçbir çatışmaya girmeden her adımlarını dikkatle planlamaları gerekiyordu.

Manga liderliğini üstlendiyse sorumluluğunu da taşımalıydı. Tuo Şehri felaketinde başsız kalan bir grubun nasıl dağıldığını görmüştü. Öncü ekip herkes kendi bildiğini yaparken büyük kayıplar vermiş, ancak Mo Fan komutayı aldıktan sonra güvenli bölgeye ulaşabilmişlerdi.

Ne var ki kendi takımını yönetmek hiç kolay değildi. Liu Minghui her şeyi şakaya vuran bir gevezeydi. Zhang Yong inatçı ve huysuzdu. Lin Junhe’den bahsetmeye bile gerek yoktu.

Yine de dört genç karanlık tünelde ilerledi.

Çıkışa adım attıkları anda gökyüzünde korkunç bir şimşek patladı. Hepsi Eğitmen Dai’nin yeniden saldırdığını sanarak irkildi.

Karşılarında zifiri karanlık bir dağ ormanı yükseliyordu. Mürekkep renkli bulutları yaran yıldırımlar, göğü şeytan pençeleri gibi parçalıyordu. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun uğultusu bütün ormanı kaplamıştı.

En yüksek dağın yalnızca sisler içindeki dev gölgesi seçiliyordu. Yağmur perdesinin ardında çömelmiş, onları yutmak için bekleyen kadim bir canavara benziyordu.

Zhang Xiaohou korkusunu bastırıp ilk adımı çamurlu patikaya attı.

Sınav başlamıştı.